Fransa eşikte: ”Ya biz sistemi devireceğiz ya da sistem bizi ezecek” – Görünmez Komite

Kesintisiz’in Sunumu: Fransa iki aya yaklaşan bir süredir her cumartesi kitlelerin yolları, sokakları ve kent merkezlerini ele geçirerek Macron yönetimine karşı direnişe geçtiği bir toplumsal gerçeklikle yüz yüze. Akaryakıt zamlarına karşı başlayan protestolar kısa sürede Macron’un neoliberal reformlarına karşı yoksul kesimleri ve yoksullaşan orta sınıfı bütünsel olarak kapsayan bir toplumsal harekete evrildi. 2011 yılında Arap ülkelerinden Wall Street’e, İspanya, Gezi ve Brezilya’ya uzanan direniş çevrimleriyle benzer şekilde  kitlelerin kendiliğinden mobilize olma ve eyleme geçme kapasiteleri, yaratıcı militan mücadele metotları, sosyal medyanın birbirini bulabilmek için mevcut gözetim aygıtına karşı kullanımı gibi olguları da içeren Sarı Yelekliler hareketi yeni dönem sokak hareketlerinin heterojen karakterinin ve  kitlelerin kendiliğinden direnişe geçme kapasitesine sahip olma, direniş içinde önceden belirlenen sınırlayıcı yöntemlerdense kendiliğinden yaratıcı militan eylem metotları bulma (Fransız direnişçilerin polise karmaşık ve çok yönlü bir şekilde saldırıya geçmesi,gündelik hayatın ve yolların tıkanmasındaki yaratıcılığı bunun örnekleri) ve uygulama kapasitesine sahip olduklarının göstergesi oldu. Fransa solu bu harekete ilk olarak temkinli yaklaşsa da kısa zaman içinde direnişin içine dahil oldu ve direnişin süreğen bir devrimci çevrime sahip olması, faşistlerin faaliyetinin engellenmesi, özerk karşı iktidar imkanlarının açılmasını sağlayabilmek için müdahil oldu.

3 Aralık tarihinde ise Görünmez Komite ile bağı olan ve Yaklaşan İsyan kitabını basan lundi.am websitesinde  çevirisini yaptığımız metin yayınlandı. Yaklaşan İsyan kitabında emperyal iktidar ağına karşı kaçış ve direniş ağlarının nasıl oluşturulabileceğini, anonim ve militan sabotaj yöntemlerinin gözetim aygıtının karşısındaki zorunluluğunu ve işlevselliğini tartışan Görünmez Komite Fransa’da ortaya çıkan mevcut ayaklanmanın aslında şaşırtıcı değil sömürgeci ağın hayat üzerindeki iktidarı karşısında çoktan ortaya çıkmamasının şaşırtıcı olması gerektiğini, insanların yoksullaştırılan ve bireyselleştirilen hayatları karşısındaki bıkkınlığını, solun ve sağın ortaya çıkan bu hareket karşısındaki konumunu ve ayaklanmanın ne yöne evrilebileceğini ele alıyor. Sonuç olarak Fransa’da halkın her cumartesi sokağa çıkıp devlet güçleriyle çatışmaya başlamasının çok basit bir nedeni var. Yoksulluğa, sefalete, ekonominin hayatı sömürgeleştirmesine daha fazla katlanmak istememeleri. Şimdi bunun bir yankıyla tüm dünyayı kuşatmasını bekleyeceğiz. Bu süreçte ise olası ayaklanma anının ortaya çıkarabileceği imkanlara hazırlanmak çerçevesinde faydası olabileceğini düşündüğümüz tüm tartışmaları ele almak gerektiğini düşünüyor ve metni okuyucularımıza sunuyoruz.

            ****

Duyduğumuz tüm çelişki şeylere rağmen, gizemli olan ayaklanmamız değil, bunu neden çok daha önce yapmadığımızdır. Normal olmayan şu an yaptığımız değil, şimdiye dek tüm bunlara katlanmamızdır. Sistemin tüm hesaplamalarında başarısız olduğunu kim inkâr edebilir? Hâlâ kim kazıklanmayı, soyulmayı, güvencesizliği istiyor bir hiç için?  Peki ya Paris’in sosyetik bölgeleri fakirler tarafından yağmalandığında ya da burjuvazinin parlak yeni 4×4 jeeplerinden alevler yükseldiğinde kim gözyaşı dökecek? Macron’a gelince; o, şikâyet etmeyi kesmeli. Çünkü buraya gelmemizi ve onu görmemizi sağlayan Macron’du. Devlet, bir devrim başladığında “şanlı devrimin” cesedi hakkında Vandalizm mızmızlanmalarıyla meşruluk iddia edemez.

Durum açık: İnsanlar sistemin devrilmesini istiyor. Sistem ise kendini sürdürmeyi amaçlıyor. Bu, polislerinde kabul ettiği gibi yaşanan bu durumu bir isyan olarak tanımlar. Halk; sayılara, cesarete, neşeye, zekâya ve saflığa sahiptir. Devlet ise orduya, polise, medyaya, kurnazlığa ve burjuvazinin korkusuna sahiptir. 17 Kasım’dan bu yana halk, birbirini tamamlayan iki manivela kullandı: Ekonomiyi tıkamak ve her cumartesi Paris’in idari merkezine karşı saldırı gerçekleştirmek. Bu yöntemler birbirini tamamlıyor; çünkü hükümet, sembolik bir temsil iken ekonomi sistemin ta kendisidir. Sistemi gerçekten alaşağı etmek için ikisine birden saldırılmak gerekir. Bu, ülkenin geri kalanında olduğu gibi Paris için de geçerlidir: Yerel makamları ateşe vermek ve iktidarın mabedine yürümek benzer eylemlerdir.

Kasım’ın 17’sinden beri Paris’te her cumartesi insanlar aynı amaç doğrultusunda bir araya geliyorlar: Hükümetin mabedine doğru yürümek. Geçen cumartesiden bu cumartesiye kadar gerçekleşen değişimler, ilk olarak yürüyüşü engellemek için görevlendirilen polis sayılarındaki muazzam artıştan ve ikinci olarak önceki cumartesi günü başarısızlıktan kaynaklanan tecrübe birikiminden oluşuyordu. Bu cumartesi deniz gözlüğü ve gaz maskesi takan çok fazla insan olsaydı, “örgütlü eşkıya grupları” “gizli örgüt toplantılarına” sızmazdı ama olayın temeli ise insanlar önceki haftada yoğun bir şekilde gaz yemişlerdi ve herhangi bir duyuya sahip olan herkesin çıkarabileceği sonuçlardan yola çıkmışlardı: Bir daha ki sefere daha hazırlıklı gel. Yine de her halükârda bir gösteri değil, bu bir ayaklanmadır.

Eğer on binlerce insan, Paris’in merkez bölgesi Tuileries-Saint Lazare-Étoile-Trocadéro’u işgal etmişse bunun nedeni bazı grupların uyguladığı taciz stratejisi yüzünden değil, insanların amaçlarına ulaşmasını engellemek için polisin devreye girmesine karşın halkın uyguladığı kolektif taktik zekâsı yüzündendi. Bu ayaklanma girişimi için radikal solu suçlamakla kimseyi kandıramazlar: Eğer sol, polis alanlarına saldırmak veya otoban gişelerine zarar vermek için inşaat makinelerini kullanabilme gücüne sahip olsaydı, bunu bilirdik; eğer çok kalabalık ve cüretkâr olsalardı bunu da bilirdik. Radikal sol, esas olarak kimlik temelli endişelerinden dolayı Sarı Yeleklilerin karmaşık yapısı yüzünden derin şekilde küçük düşürüldü. Gerçek şu ki bu, hangi yöne döneceğini bilememektir; kendi kategorilerinde yer almayan bu kalabalığa karışma konusunda burjuva korkusuna sahip olmaktır.

Aşırı sağ ise araçlar ve sonuçların arasında sözüm ona sıkışmış durumda: Düzen istediğini iddia ederken kargaşayı teşvik ediyor, polise ve millete olan sevgisini ilan ederken ulusal polise taş atıyor, cumhuriyetçi monarşinin kellesini almak isterken mevcut olmayan kralı seviyor. Tüm bunların üstüne, İç İşleri bakanını gülünç deli saçmalıklarıyla baş başa bırakıyoruz. Hareketi yaratan radikaller değil, insanları radikalleştiren şey harekettir. Bir avuç holigana karşı olağanüstü hâl uygulamayı düşündüklerine kim inanabilir?

Ayaklanmayı gerçekleştirenler, kendi mezarlarını kazanların yalnızca yarısı. Bulunduğumuz bu noktada bugünün baskı araçlarıyla birlikte ya biz sistemi devireceğiz ya da sistem bizi ezecek. Hükümetin radikalleşme düzeyini küçümseyecek bir değerlendirme çok ciddi bir yargı hatası olur. Önümüzdeki günlerde, insanlar ve hükümet arasında bir arabulucu olarak kendilerini konumlandıran herkes parçalara ayrılacak: Bizi sakinleştirmeyi ve iyileştirmeyi deneyenler farkına varmalılar ki kimse daha fazla temsil edilmek istemiyor: Kendi adımıza konuşmak için yeterince büyüğüz. Ve eğer hükümet geri adım atarsa bu, yaptığımız şeylerin hakkımız olduğunun ve metotlarımızın doğru olduğunun kanıtı olur.

Gelecek hafta, bu yüzden belirleyici olacak: Ya ekonomik makineyi durdurmak için daha fazlamızla birlikte limanları, rafinerileri, istasyonları, dağıtım merkezlerini vb. kapatacağız; hükümetin mabedini ve yerel makamlarını gerçekten ele geçirerek kapatacağız ya da yenileceğiz. Önümüzdeki cumartesi, bizi bu felakete sürükleyenlerin bizi buradan kurtaramayacağı prensibinden yola çıkarak, iklim için yürüyenlerin de sokaklarda bize katılmamaları için artık hiçbir sebepleri yok. Hükümet mekanizmasını çökertme noktasına kıl payı kadar uzaklıktayız. Ya önümüzdeki aylarda değişimin zorunluluğu noktasında başarılı olacağız ya da gelecekteki kıyamet iki katı ağır olacak.

Bu nedenle soru şu: Sistemin devrilmesi aslında ne anlama geliyor? Mevcut rejimin ve aynı zamanda temsili sistemin başarısızlığından dolayı sistemin devrilmesi, yeni temsilciler seçmek anlamına gelmiyor. Sistemi devirmek, yaşamın tüm fiziksel ve sembolik organizasyonunun yerel olarak ele geçirilmesi anlamına geliyor. Çünkü söz konusu olan hayatın tedavüldeki örgütlenmesi başlı başına bir felakettir.

Bilinmeyenden korkmamalıyız: Milyonlarca insan, kendilerinin açlıktan ölmesine asla izin vermeyecek gibi gözüküyor. Hepimiz, yolları kapama konusunda yatay örgütleme yeteneğine sahip olduğumuz gibi, kendimizi daha duyarlı bir yaşam tarzı için örgütleyebilme yeteneğine de sahibiz. İsyanlar, yerel olarak düzenlendiği gibi; çözümler de yerel olarak bulunacak. Ulusal seviye, yalnızca yerel inisiyatiflerin bir yankısıdır.

Her kuruşu saymak zorunda olmaktan bıktık. Ekonominin saltanatı, mutsuzluğun saltanatıdır. Çünkü bu hesaplama saltanatıdır. Yollardaki barikatlarda, sokaklarda, bu üç haftada yaptığımız her şeyde güzel olan nokta, birbirimize artık güven duymamızdı; demek ki zaten bir şekilde kazandık, bizler saymayı bıraktık çünkü birbirimizi saymaya başladık. Konu, komünal kurtuluş olduğunda yaşamın yasal altyapısının sahibi kimdir sorusu ince bir detaya dönüşüyor. Halk ile onlar adına yönetenler arasındaki fark, insanların bir avuç aşağılık olmamasıdır.

Kaynak: https://winteroak.org.uk/2018/12/03/france-on-the-brink-either-we-topple-the-system-or-it-will-crush-us/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir