Wotta Sitta (İtalyan Politik Tutsaklar Kolektifi) – Kriz ve Savaş

* Collectivo Communisti Prigionieri Wotta Sitta (Wotta Sitta Komünist Tutsaklar Kolektifi) farklı İtalyan gerilla birliklerinden meydana gelen ve yüksek güvenlikli hapishanelerde hapsedilen savaşçılardan oluşmaktadır (Kızıl Tugaylar, NAP – Silahlı Proleter Birlikler, Kızıl Tugaylar – Gerilla Partisi, COLP – Proleter Kurtuluş için Komünist Örgüt, Direniş). Wotta Sitta kolektifinin oluşumunu anlatan çevirimiz için: https://kesintisiz.org/wotta-citta-italyan-politik-tutsaklar-kolektifi/

Geçtiğimiz yıl, emperyalist burjuvazinin, 70’lerden kalma krizin üstesinden sermayeyi merkezileştirme, yoğunlaştırma ve içselleştirme sürecini hızlandırarak gelme çabasında  olan tekelci sermayenin baskısı altında, dünya çapında sınıf hakimiyetini yoğunlaştırmasına tanık oldu. Kendisi tarafından yönlendirilmekte olan bu süreç, sınıf hakimiyetinin şeklinde derin bir değişime yol açmaktadır. Bir tarafta devletler ve ekonomik sahalar arasında çok verimli ve çok uluslu olan, büyüyen ve yıkıcı olan çelişkiler doğurmakta. Diğer tarafta, yine bu süreç dünya çapında milyarlarca insanın ve işçinin  hayat şartlarına karşı G7, Dünya Bankası, NATO ve ONU gibi, uluslararası kapitalizmin kurumlarınca, direkt bir saldırı olarak sonuçlanmaktadır. Körfez Savaşı, bu yoğunlaşmakta olan sınıf hakimiyetinin en bâriz örneği olup aynı zamanda emperyalizmin çıkarları ve uluslararası anlaşmaları üzerinde belirsizlik bırakmama kararlılığının göstergesidir. Bu çağdaki emperyalizm için 90’lı yıllar akla en uygun ve en gerçekçi senaryoyla başlamaktadır: savaş ve bugünün mücadelesini şekillendiren savaş raporları, ve insan hayatı üzerindeki bu barbarca hakimiyetin trajik sonuçları. Batı’nın gücü bir ”yeni dünya düzeni”ne dönüşmedi, fakat büyük bir kafa karışıklığı, üzüntü, yükselen çatışma ve istikrarsızlık dönemine dönüştü.

Yalta’da kurulan dünya düzeninin sonunun beklenenden daha karmaşık ve travmatik olacağını görüyoruz. Yalta anlaşmasının bedeli 2. Dünya Savaşı’nda ölenlerin hayatlarıydı; ve ABD öncülüğündeki emperyalist güçlerin getirmek istediği düzen, bundan daha az bir bedele karşılık gelmeyecektir. İllüzyonları ve yalanları reformistlere ve revizyonistlere bırakalım: biz tarihin verdiği dersleri hatırlamayı tercih ediyoruz: tarih göstermiştir ki bir güç dengesi bozulduğunda, bir başka güç dengesi kurmak için yeni bir savaş kaçınılmazdır ve gereklidir de. Versay’dan Yalta’ya kadar böyle olmuştur.

Emperyalizm savaştır. Savaş, her zaman, burjuvazinin krizi çözme yolu olmuştur; bunun faturasını işçi sınıfına yıkıcı bir tavırla keserek tabii ki.

Ayrıca, savaşın Batı İttifakı’nın Körfez’deki zaferiyle bittiği söylenemez. Yüzyılımızın son on yılında gördük ki çeşitli jeo-politik bölgelerde birçok savaş patlak vermiştir. Savaş, Avrupa’ya da, özellikle eski Yugoslav ve Sovyet ülkelerindeki şiddetlenen çatışmalar ve iç savaşlarla, geri gelmektedir.

Özel karakteristiklere sahip olan ve trajik olarak her gün gördüğümüz bu senaryo, çağın tüm çelişkilerinin kesiştiği ve esasında dünyanın sinir merkezi olan bu yerde gerçekleşmektedir. Asıl çelişki proletarya ve burjuvazi arasındadır; dünyanın Kuzeyi ve Güneyi arasındaki patlama, emperyalistler arasında zaten var olan politik ve ekonomik çatışmayı meydana getirmektedir. Emperyalist Avrupa burjuvazisi, vazgeçilemeyecek olan, Avrupa devletlerini politik, ekonomik ve askeri olarak bütünleştirip bir blok haline getirmek maksadıyla (birbirleriyle çelişkili olsa bilse) bir takım adımlar atmaktadır. ”1992”, yalnızca Avrupa Birliği’nin doğuşunun resmi tarihi değildir. Aynı zamanda, bir bütün olarak, pratik olarak gerçekleştirilmesinde ve yerine getirilmesinde dönüm noktası olan bir andır. Dolayısıyla ”Avrupa Birliği” tüm kıtada sınıf hakimiyetinin ve dünyanın diğer bölgelerinde gösterdiği emperyalist mevcudiyetinin -Akdeniz ve Ortadoğu’dan başlamak üzere-, Körfez Savaşı’ndaki aktifliğiyle de, bir gelişmesidir.

Avrupa, ”yeni dünya düzeni”nde başrol oyuncusu olmak istemektedir ve olmaktadır da. İtalya’da Bellini ve Cocciolone gibi ”kahramanlar” ve onların yardakçıları tarafından Irak halkına karşı girişilen hareketleri hatırlamak yeterli olacaktır; Arnavut mültecilerden kurtulmak ve onları -şimdi bir İtalyan himayesinden biraz daha fazla olan- kendi ülkelerinde kontrol etmek için yapılan hava uçuşları;  El Salvador’da ya da De Michelis ve yardakçılarının arka bahçesi olan Yugoslavya’da artan siyasi ve askeri faaliyetler. Apaçık olarak, sömürgeciliğin hatırı sayılır bir mirası üzerinde oturan, ”Büyük Almanya”, İngiltere, Fransa ya da dirilmiş bir İspanya bundan daha azı değildir. ”1992”, aynen 500 yıl önce olduğu gibi, Avrupa devletlerinin diğer halkları ve kaynaklarını sömürme niyetlerine tanık oluyor.

Avrupa’da ve dünyanın geri kalanındaki işçiler mücadelenin bu yeni niteliğini uzun süredir hissediyorlar ve gittikçe daha da yıkıcı olan, sadece ve sadece kâr arzusu tarafından yönlendirilen kapitalist stratejilere karşı direnişlerini bir an için bile durdurmadan sürdürmektedirler. İşçi sınıfının mücadeleleri ve kurtuluş süreçleri,birçok devrimci deneyime damgasını vurmuş ve yeni deneyimleri de engellemeye çalışan karşı-devrimci baskının altında yol katetmek zorundadır. Buna rağmen, dünyanın her tarafındaki işçi hareketlerinin, ortak düşmana karşı birbirlerine daha çok bağlandığı ve birleştiği ve daha derin bir mücadelenin izini taşıyan yeni bir devrimci çağa geçiş görülebilir.

Körfez savaşı sırasında, 3. Dünya’da olduğu kadar emperyalist merkezlerde de gerçekleşen kitlesel seferberlikler ve devrimci hareketlerin girişimleri şüphesiz bir şekilde anti-emperyalizme ve proleter enternasyonalizme güç vermiştir. ”1992”yi karakterize eden süreçlere yönelik işçi sınıfının mücadelesi ve devrimci girişimler de aynı yönde ilerlemektedir. Bu süreçler işçi sınıfı tarafından, ”serbestleştirme” kılıfı altında, kapitalizmin bir dönüm noktası olarak görülmektedir.

Bu, sömürünün yoğunlaşmasını, işsizliğin ve marjinalleşmenin genişlemesini, yaşam standartlarının kötüleşmesini, giderek daha fazla yabancılaşmış bir yaşamı ve ”Kale Avrupa”nın sınırlarını zorlayan insanlara karşı baskıcı, faşist ve ırkçı politikaların dayatılmasını gören bir eğilimdir. 500 yıl önce ”Amerikaların Fethi”, yeni bir çağın ve zengin kaynaklara sahip olan halklara karşı Avrupa’nın baskıcı politikasıyla beraber sömürgeleşmenin, yükselmekte olan kapitalizme ve onun sınıfına bir zemin yaratmanın başlangıcıydı.

Fakat hepsi bu değil; bu halkların artan yoksulluğunu -ki bu ”ileri ve medeni Avrupa”nın temelidir- çoğunlukla soykırımlar izlemiştir. Marks’ın ”Kapital”de yazdığı gibi: ”Amerika’da altının ve gümüşün keşfi, yerli halkın katledilmesi, köleleştirilmesi, madenlerde diri diri gömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın fethi ve yağmalanması, Afrika’nın bir siyahi insan avlama deposuna dönüştürülmesi, kapitalist üretimin şafağını haber veriyordu. Bu süreçler, ilkel birikimin birinci safhasıydı.”

İşte bu ”pirüpak” süreçlerin tarihi ölçüsü: 1500 yılında dünya nüfusu 400 milyondu, bunun 80 milyonu Amerika’daydı. 50 yıl sonra bu 80 milyondan geriye sadece 10 milyon kaldı. Meksika’da, fetih zamanında bu sayı 25 milyon kadarken, 1600’de sadece 1 milyondu.

Bu, kapitalizmin, sonsuz ürünleriyle kutlamak istediği ”Amerikaların Keşfinin 500. Yılı.”nın tarihi anlamıdır. Eğer Avrupa devletleri bu girişimlerde ipleri bir kez daha eline alıyorsa, bu sadece bir kutlama ruhu değildir. Fakat, dünyanın büyük tekelleri için en avantajlısı olan, kapitalist birikimin mevcut haklarının vurgulanmasıdır. Bu, EEC’nin (Avrupa Ekonomik Topluluğu) 3 kıtada ABD ve Japon sermayeleriyle rekabet içinde kaynak ve sömürü yarışı içinde olduğu ve başrol oynadığı bir yeni-sömürgeciliktir. Avrupa sermayesinin nüfuzu, ”fetih”in aldığı yeni bir biçimdir: dünyanın yeniden bölünmesi.

Dünyanın farklı coğrafi bölgelerinin ABD, Avrupa ve Japon emperyalizmine karşı verilen işçi sınıfının mücadeleleriyle birbirine bağlanması, proleter enternasyonalizmi çelikleştiriyor. Bu yeni proleter enternasyonalizmi, kapitalist toplumsal oluşumların yükselişini ve gelişmesini radikal bir biçimde sorgulamakta ve ona karşı savaşmaktadır.

Kapitalist yeniden örgütlenmeye yön veren siyasi ve ekonomik stratejiler, sınıf savaşının bugünkü aşamasının özelliklerini ve boyutunu oluşturan toplumsal ve sınıfsal çelişkileri doğurmuştur. Bu, yüzyılın şu anki yarısını karakterize eden, emeğin uluslararası bölümündeki değişime bağlı olarak büyük ölçekli bir proleterleşmedir. Kapitalizmin ilerlemesi, dünya nüfusunun çoğunluğunu, kapitalizmin dışında başka bir şeyin varlığına olanak bırakmayarak, hem merkez ülkelerde hem de çevre ülkelerde, dünyanın Güneyinde ve Doğusunda olduğu kadar Kuzeyinde de, işçi sınıfının saflarına doğru itmektedir. Gittikçe artan bir şekilde her insan, direkt olarak ”çıplak kâr kanunu”yla yüz yüze gelmektedir; Baskıcı ve yıkıcı bir sürecin insanlığın, doğanın ve çevrenin üzerindeki insan dışı etkisi. Bu süreç, kapitalizmin artık sömürgeci, üretken ve yayılmacı ihtiyaçlarını karşılamak için doğrudan müdahale etmesinden dolayı, daha önce eşi görülmemiş bir boyuttadır.

Metropol kapitalizminin, ilerlemesinde varmış olduğu bu tam olgunluk, bu faktörlerinin birleşimiyle gittikçe artan toplumsal huzursuzluklar ve çatışmalarla, sayısı giderek artan bir şekilde bir sürü erkeği ve kadını sınıf savaşının kollarına atmakla sonuçlanıyor. Aynı zamanda tüm bunlar, tarihi olarak kendisini dayatmış olan ve şu anda ABD’nin etrafında dönen siyasi, askeri ve ekonomik sisteme ve onun yeni yayılmasına karşı son yıllarda işçi sınıfının ve dünya halklarının nesnel bir bağ zeminini oluşturuyor. Avrupa’da, Avrupa’nın bütünleşmesinin dinamiklerini zorlayan ve emperyalizmin ilerlemesini dünyaya yayan bu politikalara karşı mücadele etmek, Avrupa’da öncekinden daha fazla bir biçimde, yeni-sömürgecilik ve kurtuluş mücadelelerinde olduğu kadar, emperyalizm ve devrim arasındaki birbirine karşı hatların yakınlaşmasının farkında olmaktır.

Bu aynı zamanda campesinolarla*, yerlilerle ve devrimci güçlerle, ”500. Yıl” kutlamalarına karşı yan yana durmaktır. Öyle ki seslerini ”sömürgeci, yeni-sömürgeci ve emperyalist baskı ve rezilliklere karşı kimliklerini pekiştirmek ve tüm kıtada kurtuluş mücadelelerini kuvvetlendirmek” (Campesino-Yerli örgütü tarafından yapılan Quito Açıklaması) maksadıyla yükseltebilsinler.

*Campesino: Latin Amerika’daki çiftçilere ve köylülere verilen isim.

Kaynak: https://armthespiritforrevolutionaryresistance.wordpress.com/2017/06/29/wotta-sitta/

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir