Yeni Yıldaki Durum ve Neoliberal Küreselleşmenin Krizi – Torkil Lauesen

Tarihin çarpıcı bir sürecine giriyoruz. Kapitalizm düşüşte. Sistemin çöküşü yoğun, bazen kaotikleşen iktisadi ve siyasi dalgalanmalarla karakterize edilecek. Sıradaki ekonomik kriz Brexit, İtalya’daki ekonomik kriz veya ABD ile Çin arasında bir ticaret savaşıyla tetiklenebilir.

Kapitalizm siyasi kriz yaşıyor. Burjuvazi, neoliberal küresellesmeye devam etmek isteyenler ile ulus tabanlı kapitalizme dönmek isteyenler arasında bölünmüş durumda. Burjuvazi içindeki bu yarık, Küresel Kuzey’deki orta sınıf ve işçi sınıfına; uluslararası sermayeyle ilişkili gruplardan ulusal sektörlerle ilişkili gruplara kadar ayrı ayrı uzanıyor. Sorgulanması gereken yeni ittifaklar doğuyor. Trump’ın ABD başkanı seçilmesi, İngiltere’deki Brexit hareketi, Fransa’daki Sari Yelekliler ve sağ popülizmin Avrupa’nın genelinde büyümesi, yukarıda bahsettiğimiz bölünmenin ve onun doğurduğu kafa karışıklığının belirtileridir.

Burjuvazi içindeki bu bölünme, emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfı ve orta sınıfın, neoliberal küreselleşmeye karşı yükselen direnişleriyle daha da büyüyor. Endüstrinin Küresel Güney’e kaydırılmasının sonucu olarak, Kuzey’de işsizlik ve ücret baskısı bas gösterdi. Özelleştirme ve azaltılan kamu harcamaları, refah devletini erozyona uğrattı. Göçmenler ve mülteciler ise ücret ve refaha ortak olan rakipler olarak algılandılar. Zenginlerin yararlandığı vergi afları ve vergi kaçakçılığı imkanları ile finans sektörünün aç gözlülüğü de emek ile sermaye arasındaki, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri kapitalist iktisadi büyümenin ve siyasi istikrarın temelini oluşturan toplumsal sözleşmeyi parçalamada rol oynadı. Sendikalar, işçi partileri ve genel anlamda bir “marka” olarak neoliberalizmin hüküm sürdüğü on yıllar boyunca zayıflasalar da, Küresel Kuzey’in işçi sınıfı tam anlamıyla aciz değildi. Ellerinde bir silahları kalmıştı: geçtiğimiz yüzyılın başında elde etmeyi başardıkları parlamenter, demokratik sistem. Neoliberal küreselleşmeyi destekleyen siyasetçiler, seçmenler açısından kan kaybına uğrarlarken, siyasi ve iktisadi olarak milliyetçi bir gündeme sahip siyasetçiler her yerde destek toplamaya devam ettiler. Eski siyasetçiler, uluslararası sermayenin neoliberal küreselleşmeye devam etme talebiyle seçmenin ulus tabanlı kapitalist refah devleti talebi arasındaki ayrılığın üstesinden gelmek için çaresizce debeleniyorlar. İmkansız bir görev. Zaman geriye döndürülemez. Üretim ve tüketim, gelinen noktada küreselleşmiş durumda. Endüstri, Küresel Kuzey’e dönmeyecek. Kapitalist/sosyal demokrat refah devleti geri gelmeyecek. Eski refah devletinin benimsediği önlemlerin yok oluşuna yönelik kızgınlık, Fransa’da gördüğümüz Sarı Yelekliler eylemleri gibi protesto hareketlerini ortaya çıkarıyor.

Milliyetçi ve sosyal gündemlere sahip sağ ve sol popülist hareketler, neoliberal küreselleşme sürecinde üstünde durduğu zemini kaybetmiş toplumsal grupları temsil ediyorlar. ‘Pasta’daki paylarını zenginlerden geri istiyorlar. Ne var ki, küreselleşmiş kapitalizmde zenginlik üretimi ve paylaşımı ulusal sınırlarla sınırlandırılamaz. Emperyalist ilişkiler uyarınca, değer akışı Küresel Güney’den Kuzey’e doğru gerçekleşir. Bu nedenle, pastanın paylaşımı üzerine mücadele salt ulusal değildir, küresel bir içeriği vardır. Bir ulusun zenginliği, o ulusun sınırları içerisinde üretilmek zorunda değildir. Bu hareketler, emperyalist ilişkileri analizlerine dahil etmezlerse, mücadelelerinde açıkça anti-emperyalist bir unsur yoksa, sadece ulusal zenginliğin paylaşımı üzerine, o zenginliğin nasıl üretildiğiyle ilgilenmeden mücadele ederlerse, ulusal şovenistler için sağdan sola tüm kapıları tamamen açık bırakmış olurlar. Anti-emperyalist olmadan, gerçek anlamda anti-kapitalist olunamaz; çünkü emperyalizm, kapitalist birikimin işleyişi için zaruridir.

Sarı Yelekliler kapitalizmi yok etmek mi istiyorlar? Kesinlikle hayır. Daha çok maaş, sosyal güvenlik ve daha az vergi talep ediyorlar. Başarılı olacaklar mı? Belki bir miktar imtiyaz elde ederler ama akıntıyı tersine çeviremezler. Gelgelelim, hükümetleri indirebilirler; neoliberalizmin krizini zorlaştıracakları kesin. Gelecekteki mücadeleler için buradan çıkarılacak dersler var. Dünyanın benim bulunduğum kısmında -emperyalist merkez-, her tür milliyetçiliğe karşı teyakkuzda olmalıyız. Kapitalist ve emperyalist bir çerçevede milliyetçilik, gericiliktir. Dayanışmamızın dayanağı yurttaşlık değil, sınıf ve enternasyonalizm olmalıdır.

ABD ve AB’deki neoliberaller ve milliyetçiler arasındaki karşıtlık, an itibariyle en büyük değilse bile esas çeliskilerden birini teşkil ediyor. Bu, diğer çelişkileri de etkiliyor ve kesinlikle küresel sonuçları var. Önemli bir örnekle açıklayalım.

Çin, küresel neoliberalizmin yükselişiyle birlikte dünyanın en büyük sanayi ürünleri ihracatçısı oldu. Neoliberalizmin bugünkü krizi, Çin açısından ihracatın azalması, dolayısıyla Çin’de iktisadi ve siyasi krizin ortaya çıkması anlamına geliyor. Eğer neoliberal küreselleşme süreci devam edebilseydi, yükselen Çin burjuvazisi, küresel egemen sınıflara tam anlamıyla entegre olabilecek, Çin de böylelikle kapitalizmin kendisiyle bütünleşmiş bir parçası haline gelecekti. Ne var ki, neoliberalizmin krizi, ABD ve Çin arasındaki çelişkilerin büyümesi anlamına gelir. Yeni bir soğuk/sıcak savaş geliyor olabilir. Aynı zamanda, neoliberalizmin sonucu olarak ortaya çıkan Çin’deki yeni burjuvazi ile büyüyen proletarya arasındaki çelişkiler de artıyor. Çin proletaryası, ürettiği değerdeki kendi payını alabilmek istiyor, bu değer ise neoliberalizm altında Küresel Kuzey’e akıyor.

Küresel Kuzey’deki çelişkilerin Güney’e etki etmesi gibi, Çin’deki gelişmeler de kapitalizmin kaderinde belirleyici rol oynuyor. Çin ve ABD arasında büyük çaplı bir meydan okuma veya Çin’deki sınıf ve siyaset mücadelelerinin yoğunlaşması, küresel ekonomi üzerinde muazzam bir etkiye sahip olmasına neden olacaktır. Çin’de sosyalizmin dirilmesi, Küresel Güney’in her yanındaki siyasi iklime etki eder. ABD ve Çin arasındaki çelişki veya Çin’in kendi içindeki çelişkiler, dünyadaki temel çelişki haline gelebilir. O nedenle, Çin’deki gelişmeleri gözden kaçırmamak gerekir.

Öte yandan, neoliberalizmin krizi, kapitalizm için bir çok sorun teşkil etmekte. Neoliberal küreselleşmeyi regüle edebilmek için güç bela kurulmuş kurumlar aşınmaya devam ediyorlar: bu durum AB, NAFTA ve WTO (DTÖ) için geçerlidir. En son G20 ve G8 buluşmaları tam bir fiyaskoydu; bu durum büyük oranda Trump’ın küresel liderlik eksikliği -ki kapitalizmin bekası buna bağlıdır- ile alakalıydı. NATO’da bile, emperyalizmin güvenliğinin faturasını kimin ödeyeceği üzerine ABD ve Avrupa Güçleri arasında büyüyen bir anlaşmazlık var.

Bu küresel eğilimlerin yanında, bir çok bölgesel çelişki de zuhur ediyor. Arap dünyasının şu ya da bu bölgesinde yarım yüzyıldır savaş var. Libya’dan Suriye’ye, Irak’tan Yemen’e bir çok ulus harabeye dönmüş durumda. Ufukta başka savaşlar gözüküyor: İran ve Suudi Arabistan çekişmesi, ABD/AB ve Rusya arasındaki Ukrayna ve Kırım Yarımadası anlaşmazlığı, ABD ve Kuzey Kore arasındaki ihtilaf vb. Bütün bunların yanında, hatta hepsinin temelinde, çevre ve iklim sorunları bulunuyor ve bunlar tüm insanlık üzerinde ciddi sonuçlara yol açmaya muktedir. Bu problemler, kendilerinin yaratılmasına en çok katkıda bulunan ulus olan ABD tarafından inkar ediliyor.

Bu karmaşık, iniş çıkışlı ve tehlikeli durumda, eşitlikçi ve demokratik bir dünya düzeni için nasıl bir yol izlemeliyiz?

Aklımızda bulundurmamız gereken bazı noktalar var. Öncelikle, odağımızı küresel bir perspektifi muhafaza edecek şekilde ayarlamalıyız.

Kapitalizm, küresel bir sistemdir. Üretim ve tüketim küreselleşmistir.

Kapitalizmin siyasi ve askeri stratejileri küreselleşmistir. Temel çelişkiyi ve onun en kritik unsurunu küresel boyutta analiz edebilmeli ve tanımlayabilmeliyiz. Temel çelişkinin tesiri, tüm bölgesel, ulusal ve yerel çatışmalar üzerine uzanır. Direniş, küresel perspektife dayanmak zorundadır; bu perspektiften yola çıkarak yerel mücadelenin stratejisi planlanır. Devrimci durumu doğurabilecek olayları saptayabilmeli, ne türden mücadelelerin başka bir dünya düzenine önayak olabileceğini, bu yolda hangi bilgi ve pratik becerilerin elde edilmesi gerektiğini kestirebilmeliyiz. Nasıl bir örgüt bu iş için uygundur? İnsanları hangi söylemle harekete geçirebiliriz? Değişen ittifakların sallantılı dünyasında, kimlerin dostumuz kimlerin düşmanımız olduğu konusunda bilinçli olmalıyız. Hangi ittifakların stratejik, hangilerinin taktiksel olduğunu bilmeli, düşmanımızın düşmanının dostumuz olmak zorunda olmadığını anlamalıyız.

Başka bir dünya düzeni için yürütülecek mücadele, devrimci olmak zorundadır. Ölmek üzere olan bir sistemde reform yapmanın hiç bir mantığı yok. İdeal olarak, ağrı kesici görevi gören anlık ve kısa soluklu mücadeleleri, devrimci perspektifle bağdaştırabilmeliyiz. Önümüzdeki problemleri çözmek için gerekenler konusunda illüzyona kapılamayız.

Bütün bunlar, şu an yapabileceklerimizin ötesinde olabilir. Fakat, başarılı olmak istiyorsak, kapasitemizi arttırmalıyız. Tarihin kritik bir dönemine giriyoruz; sadece kendimiz için değil, gelecek nesiller için de. Kapitalizmin iç patlaması, sosyalizmin küresel boyutta güneş gibi ağırmasına mı yol açacak? Yoksa bizi barbarca şiddet ve doğal afetlerle dolu bir dünyaya mı çekecek?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir