Anmaya karşı: ‘68 Mayısı’nın yaşamlarını ve geriye kalanlarını gün yüzüne çıkarmak – Kristin Ross

* Kristin Ross, New York Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde profesörlük yapmaktadır. Ortak Lüks: Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi, Mayıs 68 ve Sonraki Hayatları gibi kitapların yazarı olan Kristin Ross ile Thread Journal dergisinin yaptığı röportajı okuyucularımıza sunuyoruz.

Bugünkü sol oluşumlar, toplumun farklı kesimlerinden insanları bir çatıda buluşturabilmek için eylem programları yaratma çabasında. Fransa’nın ’68 Mayısı’nda ortaya çıkan politik mücadeleler hakkında Sol, ne bilmelidir?

Thread: Mayıs 68 ve Geriye Kalanlar’da (2002) Fransa’nın ’68’ini”entelektüel tartışmalarla işçilerin mücadelelerinin birliği” olarak tanımladınız. Bugünkü sol oluşumlar, toplumun farklı kesimlerinden insanları bir çatıda buluşturabilmek için eylem programları yaratma çabasında. Fransa’nın ’68 Mayısı’nda ortaya çıkan politik mücadeleler hakkında Sol, ne bilmelidir? ‘68’de hangi düşünce ve eylem, bu güçleri kaynaştırmıştı?

Ross: Aslında, bu her zaman değişen bir şeydir, değil mi? Geçmiş çok fazla öngörülemez ve şu anki durumlarımızla bağlantı kurma kabiliyeti çoğu zaman dolaylı ve bir miktar da değişkendir. Mesela kitabımı yazdığımda, 1990’ların sonunda, Fransa’da ’68 hakkında birkaç yinelenen, yorgun klişe, bazı izinsiz çağrılar ve bir ya da iki büyük  soyutlama dışında çok az şey görülebilir ya da duyulabilirdi. Kitaplarım  her zaman şu anki duruma müdahale etme girişimidir, bu nedenle nispeten yeni ve büyük bir siyasi karışıklıklar dizisinin nasıl bir biçimde “yok olmuş” olduğuna odaklanmaya karar verdiğimde, bunun bir sebebi de, insanların hafızalarını sarmış olan örtünün, işçilerin bir kez daha büyük kitleler halinde sokaklara inmesiyle yavaştan düşüyor olmasıydı: 1995 yılındaki grevlerden bahsediyorum.

İşçiler o kış kentte varlıklarını duyurduklarında, yalnızca hükümeti emekli maaşları üzerinde geri adım atmaya zorlamakla kalmadılar, ’68 hakkında söylenebilecek şeyleri de değiştirdiler. Artık ’68, 20.yıldönümünde olduğu gibi, kızların yatakhanelerine girmeye çalışan erkekler tarzında bir baskın olarak görülmüyordu ve bir kez daha olduğu gibi algılanabilecek bir durumdaydı: modern Fransız tarihinin en büyük kitlesel hareketi, Fransız işçi hareketi tarihindeki en önemli grev ve Batılı, çok gelişmiş ülkelerin 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en büyük ”genel” ayaklanmaydı.

Şimdiki anın ihtiyaçları ve türbülansları, yakın geçmiş hakkında ne düşünebileceğimizi büyük ölçüde etkiliyor. Şu anda, bölgesel mücadelelerin çoğalmasının -çoğunlukla büyük ölçekli, devlet tarafından dayatılan altyapı projelerine karşı toprak bazlı, toprak üzerinden yürütülen mücadeleler- o uzun 1960’lı yıllara bağlanan yeni ve önemli kanallar açtığını söyleyebilirim, ki bu benim için kabaca Küba Devrimi’nden başlayıp 1970’lerin ortalarına kadar sürer. Özelliği, tek bir yerde, tek bir bölgede demirlemiş olmaktan gelen mücadelelerden bahsediyorum. Amerika kıtasındaki bu tür mücadeleler – ister 1980’lerin Brezilya’sındaki Xingu Nehri üzerinde inşa edilecek baraja karşı olsun, Zapatistalar olsun, ister daha güncel olarak Standing Rock Siyu’larının, Dakota’daki topraklarını petrol hattına karşı koruması olsun- ve bu tür hareketler, genelde yerlilere dayanır ve yerli liderliğindedir. Fakat her zaman değil. Daha geçen yıl, on yıllık bir mücadelenin ardından, şehir plancılarının, liman işçilerinin, öğrencilerin ve kentin diğer insanlarının koalisyonu, Şili Yüksek Mahkemesi’ni, hükümetin tarihi liman kenti Valparaiso’da muazzam bir alışveriş merkezi kurma girişimini yasadışı ilan etmeye zorladı. Avrupa’da, Notre-Dame-des-Landes’deki ZAD gibi veya Kuzey İtalya’daki NoTAV gibi hareketler, bu Valparaiso koalisyonuna benzer: son derece heterojen bir insan topluluğundan oluşuyorlar: hiçbir grup baskın gelmeden, farklı ideolojilerle, farklı kültürlerle. Kuşkusuz, toprağın savunulmasına yönelik bu tür hareketler Afrika’da da varlar ve ileride sizin derginizde de tartışılacaktır. Ama benim açımdan bunların varoluşu, ister Amerikan (yerli önderliğinde) formunda olsun ister Avrupa formunda, 1960’ların uzun süren iki savaşının -Fransa’daki Larzac ve Tokyo’nun dışındaki Sanrizuka’daki mücadele- şimdinin şekillenebilirliğine zorla giriyor olmasıdır.

1960’lar, diğer her şey bir yana, dünyanın dört bir yanındaki insanların, kalkınma mantığı ile yaşamın ekolojik temelleri arasındaki gerilimin yaşamlarının temel çelişkisi haline geldiğini fark etmeye başladığı anın bir başka adıdır.

Bunların mevcut kaygılarımızla bağ kurmasının, 1968’i 50. yıldönümünde anmaların hiçbirisiyle alakası yoktur; Burada, Daniel Bensaid ile anmalara karşı özellikle Fransa’da aldıkları biçime karşı bir tür antipati paylaşıyorum. Bunun, ZAD gibi hareketlerle ve onların uluslararası bir havaalanının tarım arazileri üzerine inşa edilmesini önleme konusundaki şaşırtıcı başarısıyla çok daha fazla ilgisi var. Aniden yeni bir şecere görünür hale geliyor burada. Ordu eğitim kampı olarak hizmet etmek üzere arazilerine devlet tarafından el konulmasının engellenmesi için Larzac bölgesindeki koyun çiftçilerinin on yıllık mücadelesi, artık bize ”yolun sonu” ya da 1960’ların can çekişmesi olarak gözükmüyor, yahut başkentte yapılanlardan daha az önemli bir şey gibi. Ve Larzac’tan itibaren bu on yılı, oldukça örnek teşkil edici bir on yıl olarak kavrayabiliriz; Tokyo’nun dışındaki çiftçilerin, Narita havalimanının inşası için devlet tarafından topraklarına el konulmasına karşı savaşmalarıyla 1966 yılında başlayan, aşırı-sol Zengakuren (Milli Öğrenci Birliği) tarafından sıkıca desteklenen destansı mücadeleleri bile: bana göre bu mücadeleler dünya çapında 1960’ların en tanımlayıcı mücadeleleridir.

Şimdi ben, Larzac ve Sanrizuka mücadelelerini, yirminci yüzyılın ikinci yarısının bir dönemin çatışma çizgilerini yeniden yapılandıran savaşları olarak görüyorum. Bunu söylemenin başka bir yolu, her ne olurlarsa olsun, 1960’lar, diğer her şey bir yana, dünyanın dört bir yanındaki insanların, kalkınma mantığı ile yaşamın ekolojik temelleri arasındaki gerilimin yaşamlarının temel çelişkisi haline geldiğini fark etmeye başladığı anın bir başka adıdır. Bu hareketlerin başlattığı ve ZAD’ın da doğruladığı şey, gezegendeki yaşam koşullarını savunmanın, tüm politik
mücadelenin anlamının yepyeni ve tartışılmaz ufku haline geldiğidir. ’68, çoğunlukla şehirlerde başlayan, fakat zekasıyla ve geleceğiyle yeryüzüne/Dünya’ya hizmet eden bir hareketti.

Şimdi, kitabımı yazdığımda bu fikre bir göz attığım doğru, çünkü sayfalarında, Nantes’den Bernard Lambert gibi bir kendi kendini yetiştiren bir çiftçinin, Fransız ’68’inin politik özlemlerini ve kazanımlarını Daniel Cohn Bendit’ninkinden [o zamanın öğrenci lideri ve politikacı] daha fazla somutlaştıracağını tahmin etmiştim. O gün geldi. Ve bu bağlamda, Bernard Lambert’in 1971 tarihli Les Paysans dans la lutte de classe [Sınıf mücadelesinde köylüler] kitabı, çiftçileri ve işçileri kapitalist moderniteye karşı aynı yapısal durumda konumlandıran ilk kitap olarak, kültleşmiş diğer devrimci metinlerle, misal Fanon’dan Les Damnés de la terre [Yeryüzünün Lanetlileri] ya da
Simone de Beauvoir’ın La deuxième sexe [İkinci Cins] ile karşılaştırılabilir. Lambert’in metninde “kadın” ya da “sömürgeleştirilen”e katılmak üzere yepyeni bir politik öznelleşme ortaya çıkıyor: köylü ya da dünyanın savunucusu.

Direnmek; savaşın, eğer varsa tabii, bittiği ve sonuçlandığı anlamına gelir. Yapabileceğimiz tek şey, karşı tarafa
atfettiğimiz gücü umutsuzca savuşturmaya çalışmaktır. Ve bu savunma pratiği, bence üzerine daha dikkatle düşünebileceğimiz bir şey, özellikle bu günlerde gerçekleştirmek için sıklıkla hatırladığımız diğer faaliyetlere olan ilişkisi bakımından – yani direnişle. Savunmak, neden direnmekten daha çok dayanışma üretiyor? Zira, daha önce
bahsettiğim çağdaş hareketlerin geniş bir yelpazedeki insanlara karşı dayanışma yaratma konusunda muazzam bir kapasiteye sahip olduğu açıktır ve en az – belki benim zihnime göre daha fazla – “küresel güney”den bahsettiğimizde, örneğin, akla gelenler kadar ilgi çekici bir dayanışma. Direnmek; savaşın, eğer varsa tabii, bittiği ve sonuçlandığı
anlamına gelir. Diğer yandan savunma ise hâli hazırda bizim olan, bizim büyüttüğümüz ve savunmaya değer bir şeyimiz olduğu anlamına gelir.

Ve savunulmakta olan şey bir tarım arazisi ya da kirlenmemiş bir çevre olarak başlayabilirken, zamanla, bir dizi başka unsur da savunulanlara dahil edilmiştir: Uzun süren mücadelelerde edinilen toplumsallık, duygusal bağlar ve yeni beceriler. Tokyo dışındaki Japon çiftçiler, yaşam tarzlarını savunmakla başlayan süreçte şiddet uygulamada devletin işin ehli olduğunu öğrendiler. Onlar da, yiyecekleri nereden geldiğine ya da nasıl üretildiğine dair o zamana kadar hiç kafa yormamış şehir öğrencileri ve işçileri ile hayati bir dayanışmayı öğrendiler.

Notre-Dame-des-Landes’deki Zad, belki de yıllarca mücadeleye katılan çok farklı bileşenler ve gruplar arasında üretilen en büyük dayanışma örneğidir: Eski gelenekten çiftçiler, genç çiftçiler, doğa bilimcileri, küçük-burjuva mağaza sahipleri, gecekondu varoşları ve seçilmiş görevliler. İşgalcilerin bu kadar çeşitli unsuru uzun süre bir arada tutma yöntemleri için bir terimi var. Buna “kompozisyon” diyorlar. Kompozisyon, esasen otonom varlıklar arasında çalışan bir ittifaktır – nihai bir ortodoksiye katkıda bulunmayan bir tür bir araya gelme ve bir arada kalma, yani sadece devamlı bir içsel eklektizm. Aslında kompozisyon, ayrı dünyalar arasında beklenmedik bir toplantının meyvesinden ve o toplantının komün oluşturma konusundaki vaadinden başka bir şey değildir. İşgalcilere göre
bu kadar çeşitli unsuru bir arada tutmak, “taktikten daha çok incelik, üzücü ihtiyaçlardan daha çok tutku ve bölgeyi bölmekten daha çok oyuna açma” meselesidir.

Thread: 1994’ten sonra, Güney Afrika yeni bir “demokratik” politik düzene giriş yaptı. Fransa’nın 1968’inde olduğu gibi, Apartheid çok az dikkat çekmekten muzdarip değildi. Yine de, Apartheid’in ulusal, anaakım hafızası ve bunun kapitalizmin sömürgeci döneminden yükselişinin “yönetimi”, genellikle devrimci tarihleri ve pratikleri örtbas eden bir biçimde yapılmıştı. Baskın yazarlık görevi büyük ölçüde eskiden radikal, güncel olarak iktidarda olan gruba, eski sembolik militan liderlerine ve apolitik uzmanlara düşmüştü. Fransa örneğinde ne oldu? Kitabınızda dediğiniz gibi, isyanın “hatıraların yönetimi”nde risk altında olan nedir?

Ross: Fransa’da “kaybolan” sözde ’68 soluydu. Onlar her zaman harekete katılımlarını kariyerlerini ilerletmek ve piyasa ile giriştikleri uzlaşmayı haklı çıkarmak için kullanıyordu. Bir yapılanmanın, anti-kapitalist projenin bundan böyle solu tanımlamanın temeli olarak kullanılmadığından emin olmayı başardıklarında birçok dönek 68’li, insan
hakları gibi yeni değerleri teşvik etmeye ve tekrar tekrar hatırlatmaya başladılar. 1970’lerin sona ermesiyle ise siyasetin etik, tarihin sosyoloji ve ideolojinin kültür tarafından yok edildiğine şahit olduk. 1970’lerin sonlarında başlayan ve Fransa’da ortaya çıkan insan haklarına başvurma durumu, kapitalizmin yeniden silahlanmasına bir tür ahlaki veya manevi bir zemin hazırladı.

Fakat apartheid hafızasına karşı verilen mücadelenin “yönetimi” hakkındaki tanımınız, tanımı gereği “ulus” gibi bir kategoriyi büyük ölçüde aşan, enerji ve hayal gücünü kullanan özgürlükçü mücadelelerin nasıl yürüdüğünü etraflıca düşünmemi sağlıyor. Tıpkı Pan-Afrikanizm gibi bu özgürleştirici hayaller, doğalında ulus-öncesi ve ulus-ötesidir, genellikle kapitalizm öncesi bir ana dayanırlar. Hâl böyle iken, bu mücadeleler, iktidar partisi tarafından ya da kariyerinin itibarı ulusal bir düzeyde bitirilmek zorunda olan, kendini “lider” ilan eden oportünistler tarafından devamlı olarak ulusal kurguya yönlendiriliyorlar. “Tarafsız” veya “nesnel” akademik tarihçiler de bu indirgemede rol oynarlar; daha sonraki bir aşamada, ulusal anlatı dışında düşünememe konusundaki kronik yetersizliklerinde. Devlet ile bir hikâyeye başladığınızda, devlet ile bitirirsiniz.

İşte Fransız devletinin Paris sokaklarında onbinlerce işçinin katledilmesini istediği 1871 Paris Komünü gibi bir olayın Fransız Cumhuriyeti’nin kuruluş hikâyesindeki en canlı hatıralardan yalnızca biri olarak kabul edilmesinin sebebi budur.

Altmışları gömmek isteyen bir devletle başa çıkmak onu kutlamak ve kendine katmak isteyenlerden çok daha kolaydır. İşte bu yüzden altmışlı yılların “ortadan kaldırılması” gerekliliği hakkındaki sürekli beyanları ile Richard Nixon veya Nicolas Sarkozy gibi tatsız karakterler liberal kuzenlerine nazaran çok daha fazla tercih edilesidirler. Birkaç ay önce, genç imparatorun bu yılki Mayıs 68’i “kutlama” isteğiyle ilgili Emmanuel Macron’a yakın bir yardımcı ile görüşmek üzere Elysées Sarayı’na çağırıldım. Şaşırtıcı olmayan şekilde, aklılarında yirmi yıl önce gerçekleşen alışılagelmiş neo-liberal temaların kutlanması vardı: Fransa’nın modernleşmesi, kültürel dönüşüm,
yanılsamaların sona ermesi vb. Şatoya yapılan davetin reddedilmesi kabul edilemezmişçesine bir takım azarlayıcı tiradlar ile yanıt verdiler.

Thread: Güney Afrika’daki “önde gelen” çağdaş üniversitelerde, sömürgeci bir epistemoloji hüküm sürmektedir. Teori, hâlâ Kuzey’den çıkan gibi öğretilirken, Güney ise bir vaka çalışması ve deneyim alanı olarak nitelendiriliyor. Fransa’nın 1968’i dışa aktarımı, küresel siyasetteki tarihsel ilişkilerini ve pozisyonunu sık sık kesmektedir. Böylelikle imparatorluk ve sömürge konjonktürleri tesadüfi hale getiriliyor. 1960’ların sonunu kaleme aldığınızda, kitabınızda bu coğrafyayı yeniden yapılandırdınız: “… teorinin kendisi Avrupa’dan değil üçüncü dünyadan geliyordu. Sadece eylem figürü değil, militan köylü özgürlük savaşçısı da üçüncü dünya olgusuydu. Ne de olsa, Avrupa ve Batı’nın düşünür; dünyanın geri kalanında eylem adamı olduğu standart bir uluslararası iş bölümüne göre de bu bekleniyordu. Ancak “Yeryüzünün Lanetlileri” —Mao, Guevara, Fanon, Cabral ve diğerleri—bu goşist geri dönüş çağında, düşünür olmuştu. Fransız ‘68 kuşağı kendilerini küresel politika ile nasıl ilişkilendirdi? Fransa dışında hangi devrimci teori ve pratik, yerel olarak muhalif ve devrimci eylemlerin üretilmesini sağladı?

Ross: Kitabımda daha ayrıntılı olarak tartıştığım somut bir örnekle başlayayım. 1967 yılında, film yapımcısı Chris Marker, Vietnam’daki ABD savaşına karşı gelmek ve Vietnam halkıyla dayanışma içinde bir film yapmak için bir grup film yapımcısı ve teknisyeni bir araya getirdi. (200’ü aşkın teknisyen, gönüllü olarak maaşsız çalıştı). Marker ve diğer yönetmenler, “Loin du Vietnam” filminin ilk gösterimini Besançon’daki Rhodiacèta fabrikasındaki grevdeki işçilere sunmaya ve gösterilerin ardından işçiler ve film yapımcıları arasında uzun bir tartışma için zaman bırakmaya karar verdiler. Üstelik, Marker, Besançon işçilerinin grev ve fabrika işgali kayıtlarını Vietnamca anlatılarına dahil etmişti. Bu nedenle hem filmin montajı aşamasında hem de dağıtım ve gelen tepkiler aşamasında, anti-emperyalizm ile Fransız işçi-militanizmi bağlamında doğrudan bir ilişki kuruldu.

O zamanlarda Fransa’daki anti-emperyalizm ve anti-kapitalizm politikalarının birleştirilmesini mümkün kılan şey, Vietnam’da süregelen savaştı. Bu durum, herkesin—Fransız işçi ve çiftçilerin, Kuzey Vietnamlıların ve hatta Fransız öğrencilerin—, Amerikan emperyalizmine karşı “ana mücadeleye” katıldığı duygusunu yarattı. Emperyalist güçler
ve yeni sömürge ülkeler arasındaki ilişkilerde, sınıf mücadelesinin—Batı’da sadece aralıklarla tanımlanabilir— uluslararası düzeyde etkin olduğunu görmüştük. Bu yüzden 1960’ların sonunda, Vietnam mücadelesi ile batıdaki sınıf içi mücadeleler arasındaki bağlantıyı kurmak nispeten kolaydı. Vietnamlıların Amerikan güçlerine karşı
mücadelelerinde gösterdikleri örneklem, Davut ve Golyat boyutuyla, batı fabrika işçisinin her zaman sergilemediği üçüncü dünya köylüleri figürüne kahramanca bir hava katıyordu. Sartre’ın da belirttiği gibi, “Savaşın Amerikan ve Avrupalı militanlar üzerindeki temel etkisi, olası alanların genişletilebilmesiydi.”.

Bu tamamen üçüncü dünyacılığın Fransa bağlamında teorize edilişinin -örneğin, dini veya yardımsever motiflere dayanan, İngiltere’de ortaya çıktığı halinin aksine- sınıf ilişkilerine dayanarak algılanmasıyla alakalıydı. Bu olgusal gerçek, Marksizmin İkinci Dünya Savaşından sonraki süreçte, felsefe ve beşeri bilimlerde referans çerçevesi olarak baskın rolü hakkında bize ipucu vermektedir. Aynı zamanda, Fransa’da 1970 ve 1980 sonlarında neden bu denli kapsamlı bir Marx’tan arındırma sürecinin gerekli görüldüğüne ışık tutuyor diyebiliriz.

Buna ek olarak, 60’lar ve 70’lerdeki Amerikan emperyalizmine yönelik Fransız eleştirisi, son derece spesifik bir üçüncü dünyacılığa dayanıyordu. Fransa’da baş gösteren sömürgecilik karşıtlığı, Vietnam’da yedi sene, Cezayir’de sekiz sene boyunca inatla sürdürdüğü savaşlarla sömürgelerine yapışan; ABD’nin Vietnam’da yürüttüğü savaşa karşı artık iyice ilgisiz kalmış bir gözlemciye dönmüş bir ülkede ortaya çıkmıştı. Böyle bir sömürgecilik karşıtlığı, mecburen (Cezayir’in bağımsızlığı konusunda “bekleyip de görme”yi tercih eden) Fransız Komünist Partisi’nin dışında, aşırı-sol çevrelerde, kuvvetli bir anti-kapitalizm ile birleşerek oluşmuştu.

Böylelikle, üçüncü dünyanın sorunlarına karşı çözümler, küresel kapitalist sistemin farklı bir iktisadi düzenle değiştirilmesinde bulunuyordu. “Sömürge öznesi” ve işçi, sınıf mücadelesinin eyleyeni bir unsur olarak kaynaşmıştı, proletaryanın evrenselleştirici gücü sömürülenlerin isyanına akıyordu.

Bu teorik perspektif, haliyle üniversitelerin müfredatında yer edinmedi. Güney Afrika’daki mevcut durumu tarif ettiğiniz gibi, üniversiteler böyle perspektiflerden muaftı. (Daha geçenlerde duyduğum “Jamais plus Claudel!” sloganı, öğrencilerin o zamanki üniversite müfredatlarına karşı tutumuna ilişkin bir resim çiziyor diyebilirim.).

Üçüncü dünyacı perspektif, Paris’teki editör Francois Maspero’nun kitabevi gibi (görece marjinal) yerlerden yayılıyordu. Maspero’nun söylediği şekliyle “soldaki tüm çelişkilerin buluşma alanı” olan bu kitabevinde, Paris’teki Afrikalılar, Amerika’dan siyahiler ve Asyalilar’in çoğunluk oluşturan varlığı her gün hissediliyor, Malcolm X çevirileri, Fanon ve Amilcar Cabral eserleri, Paul Nizan romanlarıyla dirsek temasında bulunuyordu. Maspero’nun
çeviri siyasetinin, dünya devriminin “goşist tersine çevrilmesi” olarak adlandırdığım şeyin -üçüncü dünyanın
Fransa’da ve diğer yerlerde, sadece eyleyenler değil düşünürlerin oluştuğu yer olarak görülmeye başlanması- kalbinde yattığını düşünüyorum. Onun yayınevi, Fransa Solu’nun ihtiyacı olan içerikleri üretiyordu ve orada, Asyalı ve Afrikalı düşünürlerin eserlerinin yanı sıra ABD’deki Medeni Haklar Hareketi’nden metinler, Karayipli şairlerin şiirleri, ucuz ve erişilebilir çevirilerle, (Fransa dışındaki ülkelerden yazarlara seyrek olarak önsöz sunan) Sartre gibi Fransz filozoflarla eşit mevkideydi.

Bunların hiçbiri, o sıralarda Paris’te büyüyen sol icin sürpriz teşkil etmiyordu, fakat, kitabım hakkında düşünürken benim için çarpıcı olan, bu enternasyonalist boyutun bilinçli olarak, hatta 80’lerin sonuna doğru tamamen ortadan kaybolacak şekilde azaltılmasıydı. Mesela, 68’in 20. yildönümünde yapilan televizyon programlarinin bir tanesinde bile “Vietnam” kelimesi zikredilmemisti, aynı şekilde Fransa’da politik enerjilerin oluşmasında büyük rol oynayan sömürgecilik karşıtlığı bağlamına hiçbir gönderme yapılmamıştı. Kitabı yazmama yol acan, 1960’larda Fransa’daki fabrikalarda olanlara ilişkin görünmezlik ile birlikte temel görünmezlik oldu, herhangi bir tür anma değil.

Kendi ’68 ve sonrası tarihime, genelde yapıldığı gibi Mart 1968’deki öğrenci ayaklanmalarıyla değil, aslında Fransa’da 1960’larda büyük kitlelerle başlayan ilk gösteriyle başlamaya karar verdim: Cezayirli işçilerin, devletin ilan ettiği sokağa çıkma yasağına karşı 17 Ekim 1961 tarihi protestosu.

Beni en çok ilgilendiren ise, geçmişe yönelik bu unsurların bugün için, ne zaman ve ne şekilde görünür (veya görünmez) olabileceği. Örneğin, 68’in mücadeleri, bugünün algısına nasıl ve ne zaman girebilir? Bahsettiğimiz üzere, anti-emperyalist ve anti-kapitalist momentumun 1980’lerin sonuna doğru bir tür modernleşme ve “yaşam tarzı” liberalliği anlatısı uğuruna nasıl bertaraf edildiğini görünce, uluslararası bağlamı açıkça görünür hale getirmek için müdahale etmem gerektiğini anladım.

Fransa’da ’68 Mayıs’ı üzerine araştırmama başladığımda, bana Cezayir Savaşı (ve sonlarına doğru 60’ların başında Paris’te görülen şiddet) ile birkaç yıl sonra görülen öğrenci ayaklanması arasında kesinlikle bir bağ
olmadığını söyleyen birçok Fransız ile karşılaştım. Çoğu kişinin zihninde, 1960’ların başındaki kargaşa ile onyılın sonundaki rehavet, aşılamaz bir uçurumla ayrılıyor, bu da “68, durgun havada çakan bir yıldırımdı” gibi gazetecilik klişelerine yol açıyordu.

Bu nedenle, kendi ’68 ve sonrası tarihime, genelde yapıldığı gibi Mart 1968’deki öğrenci ayaklanmalarıyla değil, aslında Fransa’da 1960’larda büyük kitlelerle başlayan ilk gösteriyle başlamaya karar verdim: Cezayirli işçilerin, devletin ilan ettiği sokağa çıkma yasağına karşı 17 Ekim 1961 tarihi protestosu. Bu eylem, yüzlerce Cezayirli’nin ölümüne sebep olan şiddetli polis misillemeleriyle sonlandı, ölümler ise resmi kayıtlardan aktif olarak “ortadan kaldırıldı”. Aslına bakılırsa, birkaç sene sonra sokağa çıkacak olan bir kısım – belki bir azınlık, ama önemli bir azınlık – [önder] Fransız öğrenciyi politize eden, 1960’ların başındaki Cezayir Savaşı’nın sonuna bağlı bu eylemlerdi.

Başlangıçlar önemlidir. Başka bir yerden başlamak, bize, kurtuluşçu bir hareketin ortaya çıkışını görme ve onun hakkında yeni bir şey söyleme imkanını tanır; bir olayın temsilinin etrafını saran ortaya çıkış mitlerinin “doğallığını bozar”. Buradan, Cezayirli eyleminden başlayarak, öğrenci eylemciler ile sömürgecilik karşıtı ve ulusal kurtuluşçu çabalar arasında, daha önce “Fransa sıkılmıştı” ve benzeri klişelerce yaratılan sis bulutları nedeniyle gözümüze takılmayan bir tür süreklilik kendini ortaya koymaktadır. Buradan baslayarak çerçeve, dar ulusal hikayenin ötesine geçer – ’68 gibi dünya çapında yaşanan bir olayın herhangi bir değerlendirmesinin yapmak zorunda olduğu şey budur.

Kaynak: http://www.threadjournal.org/issue-one/an-interview-with-kristin-ross/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir