Teori

Anmaya karşı: ‘68 Mayısı’nın yaşamlarını ve geriye kalanlarını gün yüzüne çıkarmak – Kristin Ross

Anmaya karşı: ’68 Mayısı’nın geriye kalanları

Thread: Mayıs 68 ve Geriye Kalanlar’da (2002) Fransa’nın ’68’ini ”entelektüel tartışmalarla işçilerin mücadelelerinin birliği” olarak tanımladınız. Bugünkü sol oluşumlar, toplumun farklı kesimlerinden insanları bir çatıda buluşturabilmek için eylem programları yaratma çabasında. Fransa’nın ’68 Mayısı’nda ortaya çıkan politik mücadeleler hakkında Sol, ne bilmelidir? Hangi düşünce ve eylem, bu güçleri kaynaştırmıştı?

Ross: Aslında, bu her zaman değişen bir şeydir, değil mi? Geçmiş çok fazla öngörülemez ve şu anki durumlarımızla bağlantı kurma kabiliyeti çoğu zaman dolaylı ve bir miktar da şansa bağlıdır, değişkendir. Mesela kitabımı yazdığımda, örneğin, 1990’ların sonunda, birkaç yinelenen, yorgun klişe, bazı izinsiz çağrılar ve bir ya da iki büyük soyutlama dışında, Fransa’da 68 hakkında çok az şey görülebilir ya da duyulabilirdi. Kitaplarım her zaman şu anki duruma müdahale etme girişimidir, bu nedenle nispeten yeni ve büyük bir siyasi karışıklık setinin nasıl bir biçimde “yok olmuş” olduğuna odaklanmaya karar verdiğimde, bunun bir sebebi de, insanların hafızalarını sarmış olan örtünün, işçilerin bir kez daha büyük kitleler halinde sokaklara inmesiyle yavaştan düşüyor olmasıydı: 1995 yılındaki grevlerden bahsediyorum.

İşçiler o kış kentte varlıklarını duyurduklarında, yalnızca hükümeti emekli maaşları üzerinde geri adım atmaya zorlamakla kalmadılar, ’68 hakkında söylenebilecek şeyleri de değiştirdiler. Artık ’68, 20. yıl dönümünde olduğu gibi, kızların yatakhanelerine girmeye çalışan erkekler tarzında bir baskın olarak görülmüyordu ve bir kez daha algılanabilecek bir durumdaydı: modern Fransız tarihinin en büyük kitlesel hareketi, Fransız işçi hareketi tarihindeki en önemli grev ve Batıdaki, çok gelişmiş ülkelerin 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en büyük ”genel” ayaklanmaydı.

Şimdiki anın ihtiyaçları ve türbülansları, yakın geçmiş hakkında ne düşünebileceğimizi büyük ölçüde etkiliyor. Şu anda, bölgesel mücadelelerin çoğalmasının -çoğunlukla büyük ölçekli, devlet tarafından uygulanan altyapı projelerine karşı toprak bazlı, toprak üzerinden yürütülen mücadeleler- o uzun 1960’lı yıllara bağlanan yeni ve önemli kanallar açtığını ki bu benim için kabaca Küba Devrimi’nden başlayıp 1970’lerin ortalarına kadar sürer, söyleyebilirim. Özelliği, tek bir yerde, tek bir bölgede demirlemiş olan
mücadelelerden bahsediyorum. Amerika kıtasındaki bu tür mücadeleler – ister 1980’lerin Brezilya’sındaki Xingu Nehri üzerinde inşa edilecek baraja karşı olsun, Zapatistalar olsun, ya da daha güncel olarak Kuzey Dakota’daki Standing Rock Siyu’larının, kendi topraklarını petrol hattına karşı koruması olsun- ve bu tür hareketler, genelde yerlilere dayanır ve yerli liderliğindedir. Fakat her zaman değil. Daha geçen yıl, on yıllık bir mücadelenin ardından, şehir plancılarının, liman işçilerinin, öğrencilerin ve kentin diğer insanlarının koalisyonu, Şili Yüksek Mahkemesi’ni, hükümetin tarihi Valparaiso’da muazzam bir alışveriş merkezi kurma girişimini yasadışı ilan etmeye zorladı. Avrupa’daki Notre-Dame-des-Landes veya Kuzey İtalya’daki NoTAV hareketi, bu Valparaiso koalisyonuna benzer: son derece heterojen bir insan topluluğundan oluşuyorlar: hiçbir grup baskın gelmeden, farklı ideolojilerle, farklı kültürlerle. Kuşkusuz, toprağın savunulmasına yönelik bu tür hareketler Afrika’da da varlar ve ileride sizin derginizde de tartışılacaktır. Ama benim açımdan bunların varoluşu, ister Amerikan (yerli önderliklerindeki) formunda olsun ister Avrupa formunda, 1960’ların iki savaşının -Fransa’daki Larzac ve Tokyo’nun dışındaki Sanrizuka’daki mücadele- şimdinin şekillenebilirliğine zorla giriyor olmasıdır.

1960’lar, her ne olursa olsun, dünyanın dört bir yanındaki insanların, kalkınma mantığı ile yaşamın ekolojik temelleri arasındaki gerilimin yaşamlarının temel çelişki haline geldiğini fark etmeye başladığı anın bir başka adıdır.

Bunların mevcut kaygılarımızla bağ kurmasının, 1968’i 50. yıldönümünde anmaların hiçbirisiyle alakası yoktur; Burada, Daniel Bensaid ile anmalara karşı özellikle Fransa’da aldıkları biçimde bir tür antipati paylaşıyorum. Bunun daha çok ZAD gibi hareketlerle ve uluslararası bir havaalanının tarım arazileri üzerine inşa edilmesini önleme konusundaki şaşırtıcı başarısıyla çok daha fazla ilgisi var. Aniden yeni bir şecere görünür hale geliyor burada. Arazilerinin devlet tarafından Ordu eğitim kampı olarak el konulmasının engellenmesi için Larzac bölgesindeki koyun çiftçilerinin on yıllık mücadelesi, artık ”yolun sonu” ya da 1960’ların can çekişmesi olarak görülmüyor. Yahut başkentte yapılanlardan daha az önemli bir şey gibi. Ve Larzac’tan itibaren, 1966 yılında Tokyo’nun dışındaki çiftçilerin, aşırı-sol Zengakuren (Milli Öğrenci Birliği) tarafından da desteklenen, devlet tarafından Narita havalimanını yapmak için topraklarına el konulmasına karşı verdikleri destansı mücadeleleriyle de, bu on yılı, oldukça örnek teşkil edici bir on yıl olarak kavrayabiliriz: 1960’lar boyunca dünya çapındaki en tanımlayıcı mücadeleler olarak.

Şimdi ben, Larzac ve Sanrizuka mücadelelerini, yirminci yüzyılın ikinci yarısının bir dönemin çatışma çizgilerini yeniden yapılandıran savaşları olarak görüyorum. Bunu söylemenin başka bir yolu, her ne olurlarsa olsun, 1960’lar, her ne olursa olsun, dünyanın dört bir yanındaki insanların, kalkınma mantığı ile yaşamın ekolojik temelleri arasındaki gerilimin yaşamlarının temel çelişki haline geldiğini fark etmeye başladığı anın bir başka adıdır. Bu hareketlerin başlattığı ve ZAD’ın da doğruladığı şey, gezegendeki yaşam koşullarını savunmanın tüm politik mücadelenin anlamını yepyeni ve tartışılmaz bir ufuk haline getirdiğidir. ’68, çoğunlukla şehirlerde başlayan, fakat zekasıyla ve geleceğiyle dünyaya/gezegene yönelen bir hareketti.

Şimdi, kitabımı yazdığımda bu fikre bir göz attığım doğru, çünkü sayfalarında, Nantes’ten Bernard Lambert gibi bir kendi kendini yetiştiren bir çiftçinin, Fransız’68’inin politik özlemlerini ve kazanımlarını cisimleştireceği günün, Daniel Cohn-Bendit’ninkinden [O zamanın öğrenci lideri ve politikacı] önce
geleceğini tahmin etmiştim. O gün geldi. Ve bu bağlamda, Bernard Lambert’in 1971 tarihli Les Paysans dans la lutte de classe [Sınıf mücadelesinde köylüler] kitabı, çiftçileri ve işçileri kapitalist moderniteye karşı aynı yapısal durumda konumlandıran ilk kitap olarak, kültleşmiş diğer devrimci metinlerle, misal
Fanon’dan Les Damnés de la terre [Yeryüzünün Lanetlileri] ya da Simone de Beauvoir’ın La deuxième sexe [İkinci Cins] ile karşılaştırılabilir. Lambert’in metninde “kadın” ya da “sömürgecilik” e katılmak için yepyeni bir politik öznelleşme ortaya çıkıyor: köylü ya da dünyanın savunucusu.

Direnmek demek, eğer varsa tabi, savaşın bittiği ve sonuçlandığı anlamına gelir. Yapabileceğimiz şey, umutsuzca, karşı tarafa atfettiğimiz gücü defetmeye, savuşturmaya çalışmaktır. Ve bu savunma pratiği—hemen hemen benzer bir kanıya varabileceğimizi düşündüğüm bir şey—, özellikle bu günlerde gerçekleştirmek için hatırladığımız diğer politik faaliyetlerle olan ilişkinin içindedir.

Savunmak, neden direnmekten daha çok dayanışma üretiyor? Zira, daha önce bahsettiğim çağdaş hareketlerin geniş bir yelpazedeki insanlara karşı dayanışma yaratma konusunda muazzam bir kapasiteye sahip olduğu açıktır. Direnmek, savaşın ancak umutsuzca diğer tarafa atfettiğimiz ezici gücün üstesinden gelmeye çalışabileceği anlamına geliyor. Diğer yandan savunma ise bizim olan, bizim büyüttüğümüz ve savunmaya değer bir şey olduğumuz anlamına gelir.

Ve savunulmakta olan şey bir tarım arazisi ya da kirlenmemiş bir çevre olarak başlayabilirken, zamanla, bir dizi başka unsur da savunulanlara dahil edilmiştir: Uzun süren mücadelelerde edinilen toplumsallık, duygusal bağlar ve yeni beceriler. Tokyo dışındaki Japon çiftçiler, yaşam tarzlarını savunmakla başlayan süreçte şiddet uygulamada devletin işin ehli olduğunu öğrendiler. Onlar da, yiyecekleri nereden geldiğine ya da nasıl üretildiğine dair o zamana kadar asla kafa yormamış şehir öğrencileri ve işçileri ile hayati bir dayanışmayı öğrendiler. Notre- Dame-des-Landes’teki Zad*, belki de yıllarca mücadeleye katılan çok farklı bileşenler ve gruplar arasında üretilen en büyük dayanışma örneğidir: Eski gelenekten çiftçiler, genç çiftçiler, doğa bilimcileri, küçük-burjuvalar, gecekondu varoşları ve seçilmiş görevliler. İşgalcilerin bu kadar çeşitli unsuru uzun süre bir arada tutan bir terimi var. Buna “kompozisyon” diyorlar. Kompozisyon, esasen otonom varlıklar arasında çalışan bir ittifaktır. Bir araya gelme ve nihai bir ortodoksiye katkıda bulunmayarak bir arada kalma, yani sadece bir içsel eklektizm sürekliliği amacı taşır. Aslında kompozisyon, ayrı dünyalar arasında beklenmedik bir toplantının meyvesinden ve o toplantının komün oluşturma konusundaki vaadinden başka bir şey değildir. İşgalcilere göre bu kadar çok elementi bir arada tutmak, “taktikten daha çok incelik, üzücü ihtiyaçlardan daha çok tutku ve bölgeyi bölmekten daha çok oyuna açma” meselesidir.

Thread: 1994’ten sonra, Güney Afrika yeni “demokratik” politik düzene giriş yaptı. Fransa’nın 1968’inde olduğu gibi, Apartheid çok az dikkat çekmekten mustarip değildi. Oysa, sömürgeciliğin kapitalizm döneminde doğan Apartheid’in genel hafızası ve ulusal yönetimi, devrimci tarih ve uygulamalarını sıklıkla gizleyen şekillerde yapılmıştı. Fransa örneğinde ne oldu? Kitabınızda dediğiniz gibi, isyanın “hatıraların yönetimi” nde risk altında olan nedir?

Ross: Fransa’da sözde kaybolan 68 soluydu. Onlar her zaman harekete katılımlarını kariyerlerini ilerletmek ve piyasa ile giriştikleri uzlaşmayı haklı çıkarmak için kullanıyordu. Antikapitalist projenin bundan böyle solu tanımlamanın temeli olarak kullanılmadığından ve bir yapılanmadan emin olmayı başardıklarında birçok dönek 68’liler insan hakları gibi yeni değerleri teşvik etmeye ve tekrar tekrar yalvarmaya başladılar.

1970’lerin sona ermesiyle ise siyasetin etik, tarihin sosyoloji ve ideolojinin kültür tarafından yok edildiğine şahit olduk. 1970’lerin sonlarında başlayan ve Fransa’da ortaya çıkan insan haklarına başvurma durumu, kapitalizmin yeniden silahlanmasına bir tür ahlaki veya manevi bir zemin hazırladı. Fakat apartheid hafızasına karşı verilen mücadelenin “yönetimi” hakkındaki tanımınız, tanımı gereği “ulus” gibi bir kategoriyi aşan, enerji ve hayal gücünü kullanan özgürlük mücadelelerinin nasıl yürüdüğünü daha çok düşünmemi sağlıyor. “Tarafsız” veya “nesnel” akademik tarihçiler, bu indirgemede ve daha sonraki bir aşama olan ulusal anlatı dışında düşünememe konusundaki kronik yetersizlikte bile rol oynarlar.

İşte Fransız devletinin Paris sokaklarında onbinlerce işçinin katledilmesini istediği 1871 Paris Komünü gibi bir olayın Fransız Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki en canlı hatıralardan yalnızca biri olarak kabul edilmesinin sebebi budur.

Altmışları gömmek isteyen bir devletle başa çıkmak onu kutlamak ve kendine katmak isteyenlerden çok daha kolaydır. İşte bu yüzden altmışlı yılların “ortadan kaldırılması” gerekliliği hakkındaki sürekli beyanları ile Richard Nixon veya Nicolas Sarkozy gibi tatsız karakterleri liberal kuzenlerine nazaran çok daha fazla tercih ediyorlar. Birkaç ay önce, genç imparatorun bu yılki Mayıs 68’i “kutlama” isteğiyle ilgili Emmanuel Macron’a yakın bir yardımcı ile görüşmek üzere “Elysées Sarayı” na çağrıldım. Şaşırtıcı olmayan şekilde, aklılarında yirmi yıl önce gerçekleşen alışılagelmiş neo-liberal temaların kutlanması vardı: Fransa’nın modernleşmesi, kültürel dönüşüm, yanılsamaların sona ermesi vb. Şatoya yapılan davetin reddedilmesi kabul edilemez düşüncesine sahip oldukları için bir takım azarlayıcı tiratlar ile yanıt verdiler.

Thread: Güney Afrika’daki “önde gelen” çağdaş üniversitelerde, sömürgeci bir epistemoloji hüküm sürmektedir. Teori, hâlâ Kuzey’den çıkan gibi öğretilirken, Güney ise bir vaka çalışması ve deneyim alanı olarak nitelendiriliyor. Fransa’nın 1968’i dışa aktarımı, küresel siyasetteki tarihsel ilişkilerini ve pozisyonunu sık sık kesmektedir. Böylelikle imparatorluk ve sömürge konjonktürleri tesadüfi hale getiriliyor. 1960’ların sonunu kaleme aldığınızda, kitabınızda bu coğrafyayı yeniden yapılandırdınız: “…
teorinin kendisi Avrupa’dan değil üçüncü dünyadan geliyordu. Sadece eylem figürü değil, militan köylü özgürlük savaşçısı da üçüncü dünya olgusuydu. Ne de olsa, Avrupa ve Batı’nın düşünür; dünyanın geri kalanında eylem adamı olduğu standart bir uluslararası iş bölümüne göre de bu bekleniyordu. Ancak
“Yeryüzünün Lanetlileri” —Mao, Guevara, Fanon, Cabral ve diğerleri—bu goşist geri dönüş çağında, düşünür olmuştu. Fransız ‘68’ kuşağı kendilerini küresel politika ile nasıl ilişkilendirdi? Fransa dışında hangi devrimci teori ve pratik, yerel olarak muhalif ve devrimci eylemlerin üretilmesini sağladı?

Ross: Kitabımda daha ayrıntılı olarak tartıştığım somut bir örnekle başlayayım. 1967 yılında, film yapımcısı Chris Marker, Vietnam’daki ABD savaşına karşı gelmek ve Vietnam halkıyla dayanışma içinde bir film yapmak için bir grup film yapımcısı ve teknisyeni bir araya getirdi. (200’ü aşkın teknisyen, gönüllü olarak maaşsız çalıştı). Marker ve diğer yönetmenler, “Loin du Vietnam” filminin ilk gösterimini Besançon’daki Rhodiacèta fabrikasındaki grevdeki işçilere sunmaya ve gösterilerin ardından işçiler ve film yapımcıları arasında uzun bir tartışma için zaman bırakmaya karar verdiler. Üstelik, Marker, Besançon işçilerinin grev ve fabrika işgali kayıtlarını Vietnamca anlatılarına dahil etmişti. Bu nedenle hem filmin montajı aşamasında hem de dağıtım ve gelen tepkiler aşamasında, anti-emperyalizm ile Fransız işçi-militanizminin ilişkisi arasında doğrudan bir ilişki kuruldu.

O zamanlarda Fransa’daki anti-emperyalizm ve anti-kapitalizm politikalarının birleştirilmesini mümkün kılan şey, Vietnam’da süregelen savaştı. Bu durum, herkesin—Fransız işçi ve çiftçilerin, Kuzey Vietnamlıların ve hatta Fransız öğrencilerin—, Amerikan emperyalizmine karşı “ana mücadeleye” katıldığı duygusunu yarattı. Emperyalist güçler ve yeni sömürge ülkeler arasındaki ilişkilerde, sınıf mücadelesinin—Batı’da sadece aralıklarla tanımlanabilir— uluslararası düzeyde etkin olduğunu görmüştük. Bu yüzden 1960’ların sonunda, Vietnam mücadelesi ile batıdaki sınıf içi mücadeleler arasındaki bağlantıyı kurmak nispeten kolaydı. Vietnamlıların Amerikan güçlerine karşı mücadelelerinde gösterdikleri örneklem, batı fabrika işçisinin her zaman sergilemediği üçüncü dünya köylüleri figürüne kahramanca bir hava katıyordu. Sartre’ın da belirttiği gibi, “Savaşın Amerikan ve Avrupalı militanlar üzerindeki temel etkisi, olası alanların genişletilebilmesiydi.”. Bu durumun, Fransız kaynaklarında teorileştirildiği gibi—hayırsever veya dini bir motivasyonla örtüşen İngiliz tezahürünün aksine— öncelikle sınıf ilişkilerinin anlaşıldığı üçüncü dünyacılık ile ilgisi vardı. Tek başına bu gerçek, Marksizm’in II. Dünya Savaşı’ndan beri Fransa’da felsefe ve insan bilimlerinde yürütülen çalışmalara daha genel bir referans çerçevesi olarak oynadığı baskın rolün bir göstergesidir. Ayrıca, 1970’lerin sonunda ve 1980’lerin sonunda Fransa’da meydana gelen kapsamlı bir de-Marxification neden bu kadar gerekli olduğunu ortaya koyuyor.

Ek olarak, 60’lı ve 70’li yıllardaki Amerikan emperyalizminin Fransız eleştirisi, son derece spesifik bir üçüncü dünyacılık tarafından haber verildi. Fransa’da gelişen sömürgecilik karşıtlığı, inatla sömürgelerine sarılmış, Vietnam’daki yedi yıllık savaşı sırasında ve bunu takiben Cezayir’de sekiz yıl süren yoğun bir savaş sırasında, Vietnam’daki ABD savaşının tarafsız gözlemcisi olmaya uzak durdular.

*Zad: Dünyaca ünlü Fransa’daki “Savunma Bölgesi”dir. Nantes’in yakınındaki Loire-Atlantique’de, 2010 yılının başlarında Fransa devleti tarafından şiddet uygulanarak tahliye edilmeye çalışılan ve çok büyük bir direniş ile karşılaşılan bölgenin adıdır.

Kaynak: http://www.threadjournal.org/issue-one/an-interview-with-kristin-ross/

 

You may also like

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

More in:Teori