Gündelik anti-emperyalist mücadele, emperyalist
ülkelerle bağımlı ülkeler arasındaki en yüzeysel olmasa
da en açık etkilere karşı savaşıyor. Örneğin: askeri
müdahale, ülkelerin iç politikalarına ve egemenliğine
karışma, devletler arasında çatışmaya kışkırtma,
medyayı kendi çıkarları için kullanma, kültürel
egemenlik, vb. Diğer yandan anti-emperyalizm, özellikle
onun Batılı versiyonu, Marks’ın hayatın maddi temeli
dediği emperyalizm döneminin ekonomik
mekanizmalarını unutuyor.

“Kapital”a, uluslararası değişim konusunu anlatan
dördüncü cilt eklemeye niyetindeydi, fakat Marks
şaheserini bitiremedi. Emmanuel Arghiri Marks’ın değer
teorisini temel alan Ricardo’nun liberal uluslararası
ticaret teorisini eleştiren eşitsiz değişim teorisini
geliştirerek Marks’ın bitirmediği görevi üstlendi.

Emperyalist dünya sisteminin hiyerarşisinde bulunan
ülkelerin ilişkilerinden bahsederken çeşitli terimler
görüyoruz : emperyalist ülkelere merkez ülkeleri, Birinci
Dünya, Kuzey veya Global Kuzey denir, aynı zamanda
yoksul ülkelere çevre ülke, bağımlı ülke, gelişen ülke,
azgelişmiş ülke, yeni sömürge, Üçüncü Dünya, Güney
veya Global Güney denir. Her terim bu ülkelerin belli bir
niteliğini vurgulamış olsa da, bu makalenin tutarlığı
amacıyla, söz ettiğimiz terimlerden birisini seçmeliyiz.
Emperyalist ilişkiler tahlilinin esas kısmı bağımlılık ve

dünya-sistem teorilerinden geldiği için merkez-çevre
kavramını kullanacağız.

Temel fikri oldukça basit: milli ekonomi içinde olan
sermaye ve işgücü hareketliliği uluslararası düzeyde
farklı bir şekilde işliyor Sermaye uluslararası çevrede
serbest bir şekilde akarken, işgücü milli ekonomisiyle
sınırlanıyor.

Bu ne demek? Marks’a göre, sermaye hareketliliği uzun
vadede ortalama kar oranının oluşmasını sağlıyor. Diğer
bir deyişle, kar oranının farklı üretim kolları üzerinde
eşitleme eğilimi var. Örneğin: bir kolun kar oranı
azalırsa, sermaye bu koldan daha yüksek kar oranına
sahip olan kola kaçıyor. Sermaye en yüksek kar oranını
arayarak bu süreci tekrarlıyor. Dünya piyasasında
sermayenin serbest aktarılışı aynı etkiyi sağlıyor. Bu
şekilde hem milli hem de uluslararası düzeyde ortalama
kar oranı oluşuyor.

Diğer yandan, işçiler ülkesinin içindeki üretim kollarını
değiştirebilirken, ülkeler arasında serbest dolaşımı
mümkün değil. Milli ekonomi içinde işgücü hareketliliği
maaş seviyesini eşitliyor, fakat uluslararası düzeyde bu
etki yok: maaşlar her ülkenin tarihsel ve sosyal
koşullarına bağlı.

Tarihsel olarak, kar dağıtımına artmış katılma oranı
sağlayan gelişmiş sınıfsal mücadelenin sayesinde
merkez ülkelerinin maaş seviyesi yüksektir.

Dünya düzeyinde, ülkeler arasındaki ortalama kar oranı
eşitlenmesini maaş farkıyla birleştirilmiş etkisi, çevre
ülkelerden merkez ülkelerine değer aktarılmasının
temelini oluşturuyor.

Eşitsiz değişimin teorik işlevini , aşağıdaki şemayla
gözümüzün önüne getirebiliriz. Fakat, daha önce
kullanacağımız terminolojiyi belirtmeliyiz.

Marksist ekonomik teoriye göre sermaye iki bileşenden
oluşuyor:

devamlı sermaye (makineler, hammadde, vb), ve

değişken sermaye (maaşlar).

Kullanacağımız şema Arghiri’nin önerdiği Marks’ın
ortalama kar oranı anlatan şemadır:

yatırılmış sermaye: devamlı sermaye (c) ile değişken
sermayenin (v) toplamı;

tüketilmiş sermaye: dönen devamlı sermaye (üretim
sürecinde tamamen tüketilen ve son ürününe tüm
değerini aktaran sermayenin parçası–hammadde) ile
sabit sermayenin (üretim sürecinde yıpratma bir biçimde
kısmen tüketilen sermayenin parçası–makineler)
toplamı;

değer fazlası (s): işçinin yarattığı, fakat ödenmeyen
değer;

değer: tüketilmiş sermaye (c), değişken sermaye (v) ile
değer fazlasının (s) toplamı;

üretim maliyeti: tüketilmiş sermaye (c) ile maaşın (v)
toplamı;

kar oranı: değer fazlasının toplamı / yatırılmış
sermayenin toplamı x 100;

kar: kar oranı x her iki kolun yatırılmış sermayesi, ve

üretim fiyatı: üretim maliyeti ile karın toplamı.

Her iki kolun değer fazlasının %100 olduğunu
farzedelim. Yani, işçinin maaşı yaratılmış değerin yarısı
olur (yaratılmış değer: 100, maaş: 50, değer fazlası: 50).

Bu şemada eşitlenmiş kar oranını yaratan sermayenin
kollar arasında serbest hareketliliğini esas alıyoruz.

Kol

Devamlı sermaye

(c)

Değişken sermaye

(v)

Yatırılmış sermaye

(c+v)

Tüketilmiş sermaye

Değer fazlası

(s)

A`

850

50

900 (850+50)

200

50

B

50

50

100 (50+50)

10

50

Suma

900

100

1000

210

100

Kol

Değer

(tüketilmiş sermaye + v + s)

Üretim maliyeti

(tüketilmiş sermaye + v)

Kar

( kar oranı * yatırılmış sermaye)

Üretim fiyatı

(üretim maliyeti + kar)

Kar oranı

A

300 (200+50+50)

250 (200+50)

90 (100*900/1000)

340 (250+90)

10%

B

110 (10+50+50)

60 (10+50)

10 (100*100/1000)

70 (60+10)

10%

Toplam

410

310

100

410

10%

Bu şemada bir ülkenin milli sınırları içinde gerçekleştiren
değişim görüyoruz. Diğer bir deyişle, değişim eşittir.
Ancak, farklı maaş oranlarına sahip olan iki ülke
durumunda şema değişiyor. Merkez ülkenin maaşının
çevre ülkenin maaşından on kere fazla olduğunu farz
ediyoruz (üretilen değerin değişmediği için değer fazlası
çevre ülkesinde artıyor):

Ülke

c

v

Yatırılmış sermaye

Tüketilmiş sermaye

Değer fazlası

A

850

50

900 (850+50)

200

50

B

50

5

55 (50+5)

10

95

Suma

900

55

955

210

145

Ülke

Değer

Üretim maliyeti

Kar

Üretim fiyatı

Kar oranı

A

300

250 (200+50)

136,65 (145*900/955)

386,65 (250+136,65)

15,18%

B

110

15 (10+5)

8,35 (145*55/955)

23,35 (15+8,35)

15,18%

Suma

410

265

145

410

Sonuç: Maaşların etkisi orantılı değil ters orantılıdır.
Değer (410) değişmiyor, fakat onun dağıtımı maaşları
yükselen ülkenin yararına değişiyor. Yani, bir ülkenin
maaş yükseltmesi kendi yararına ticaret hadleri
iyileştiriyor, ve azaltması onları kötüleştiriyor.

Bazı sonuçlar

Çıkaracağımız birinci sonuç budur: emperyalist
sömürgenin işlemesi için kapitalizmin ekonomik
mekanizmalarından başka bir şey gerekmiyor. Çevreden
merkeze değer transferi dünya piyasası aracılığıyla
edilir.

İkinci sonuç tarihsel bağlama bağlıdır. Bu teori, 1970’li
yıllarda emperyalizmin aşaması değişmeye başlatan
petrol krizinden önce geliştirildi. O dönemde sanayi
üretimi merkez ülkelerinde yoğunlaştı. Aynı zamanda,
çevre ülkeleri başta hammadde ihraç ediyordu. Tarım
ülkeleri olan çevre ülkelerin gelişimimin sanayileşmeyle
geleceği zannediliyordu. Arghiri’nin teorisi bu varsayımın
yanlış olduğunu kanıtlıyor.

Şemalarımızda sanayileşmeyi nasıl yansıtabiliriz? Daha
önce dediğimiz gibi, sermaye iki bileşenden oluşuyor:
devamlı ve değişken. Biz buna Marksistler olarak, o iki
bileşen arasındaki orana organik oluşum diyoruz.
Devamlı sermayenin oranı değişken sermayeden daha
yüksek olursa organik oluşuma yüksek diyoruz. Değişik
sermayenin oranı daha yüksek olursa organik oluşuma
düşük diyoruz. Örneğin petrokimya sanayii gibi
mekanizme edilmiş bir kolun organik oluşumu yüksek
olur, ve aynı zamanda tarımın organik oluşumu düşük
olur.

Çevre ülkesinin (B) sanayileşme yoluna gitmeye
başlayacağını zannedelim. Bu demek ki sermayesinin

organik oluşumu yükselmeli. Çevre ülkesi olarak ne
maaş düzeyi ne de değer fazlası oranı değişiyor.

Ülke

c

v

Yatırılmış sermaye

Tüketilmiş sermaye

Değer fazlası

A

850

50

900 (850+50)

200

50

B

850

5

855 (850+5)

200

95

Toplam

1700

55

1755

400

145

Ülke

Değer

Üretim maliyeti

Kar

Üretim fiyatı

Kar oranı

A

300

250 (200+50)

74,35 (145*900/1755)

324,35 (250+74,35)

8,3%

B

300

205 (200+5)

70,65 (145*855/1755)

275,65 (205+70,65)

8,3%

Suma

600

455

145

600

Bir kez daha, yüksek maaş düzeyine sahip olan ülkenin
avantajını görebiliriz:

oranı sermayenin oluşuma uygun değerini betimliyor.
Yani, eşit değişim koşullarda üretim fiyatı değere eşit
olmalı.

Tarih bu teoriyi onayladı. 1980’li yıllar boyunca, merkez
ülkeleri neoliberal yolu seçince üretimini ihraç ettiği
zaman ve çevre ülkeleri sanayileşerek emperyalizm
aşaması değişmeden yararlandı. Bu günlerde sanayi
üretim çevre ülkelerinde yoğunlaştı, fakat o ülkeler hala
çevre ülkeleri olmaya devam ediyor.

Üçüncü sonuç en çarpıcıdır: eşitsiz değişim koşullarında
Batılı ülkelerde devrim mümkün mü? Uluslararası
dayanışmadan neleri bekleyebiliriz?

Eşitsiz değişim teorisine göre maaş işçinin ürettiği
değere uygun olmayan sosyal ve tarihsel kategoridir.
Çevre ülkesinin işçileri merkez ülkesinin işçileri gibi aynı
alet, süreç, teknoloji vb. kullanarak aynı değeri de
üretiyorlar, ancak maaşı yaratığı değere değil, yerli
koşullara uygundur. Bu şekilde, çevre ülkesinde
işgücünün fiyatının merkez ülkesinde işgücünün
fiyatından daha düşük olmasından dolayı çevre ülkesinin
ürettiği değer merkez ülkesine aktarılıyor. Sınıfsal
mücadele sayesinde, merkez ülkesinin işçi sınıfı, merkez
ülkelerine aktarılan değerinin yüksek hayat standardı
garantileyen daha büyük payına katılmayı sağladı.

Hal böyle olunca, bir merkez ülkesinin işçi sınıfının bu
durumu değiştirmeyle ilgisi yok. Zaten, milli sınırları
içinde sınıfsal mücadeleyi yoğunlaştırırken eşitsiz
değişim durumunu muhafaza etme, güçlendirme çıkarı
var.

Arghiri’nin dediği gibi: “Bu demek ki ABD ABD olabilir ve
İsveç İsveç olabilir çünkü diğerler, yani 2 milyarlık
Üçüncü Dünya vatandaşları böyle değil”. Daha önce
dediğimiz gibi, sadece çıkar meselesi. 1973 yılında
ABD’de ortalama maaşı 10.500 USD’ydi. emperyalist
düzenini yok eden dünya çapında maaş düzeyini
eşitleyen bir sosyalist dünya devrimi varsayarsak merkez
ülkelerinin işçi sınıfına yarar sağlamayan bir duruma
geliriz. İstatistiklere göre, 1973 yılında kapitalist
dünyanın geliri 2,7 trilyon USD’ydi. Dünyanın işçilerinin

ABD ortalama maaşını kazanması için geliri 11 USD
trilyon olmalıydı. Diğer bir deyişle, var olan gelire göre
ipotetik sosyalist dünya devriminden sonra ABD’de
ortalama maaş 2,500 USD’ye düşer.

Tarih devrimin merkez ülkelerde olmadığını gösterdi
bize. Bütün başarılı devrimler çevre ülkelerde yer aldılar.