Analiz

Neo-Liberal Yıkım: Coronavirus Üzerine Düşünceler – Torkil Lauesen

Kesintisiz’in Sunumu

1970’lerden bu yana hızla tüm dünyaya yayılan neo-liberal politikalar, dünyayı küreselleştirmiş ve adeta küçük bir köy haline getirmiştir. Küreselleşmenin günlük yaşamımızda iletişim ve ulaşım başta olmak üzere sağladığı birçok fayda olduğu gibi sayısız zarar da vardır. Bugünlerde Çin’de başlayan ve tüm dünyaya yayılan COVID-19 ya da bilinen adıyla CoronaVirüs salgını, bu durumun en iyi örneğidir.

Kapitalizmin dünya çapında ekonomik, yapısal ve politik bir kriz içinde olduğu ancak en güçlü dönemlerinden birini yaşadığı aşikâr. Yıllarca süren kapitalist propagandaların temelini alan gelişmiş teknoloji, gelişmiş tıp ve gelişmiş insan uygarlığı gibi şatafatlı sözler, Çin’de ortaya çıkan bir virüs karşısında darmaduman olmuş vaziyette. İlginçtir ki yine Çin’den çıkma bir betimleme olan “kağıttan kaplan” bu durumu oldukça iyi bir şekilde açıklamaktadır. CoronaVirüs karşısında piyasaların ve ekonomik işleyişin durmuş olduğu ulus devletler, salgın ile başa çıkmak için farklı ekonomik paketler açıklarken, tüm bunları yine işçi sınıfının sırtına bindirmektedir. İşten çıkarmaların, hacizlerin, açlıktan ve hastalıktan ölenlerin sayısının giderek artacağı bu günlerde işçi sınıfının dövüşerek kazandığı hakların ne denli önemli olduğu ortaya çıkarken ücretli izin, sağlık sigortası, yeme-içme-barınma gibi temel sosyal haklar tartışmaya açılmıştır. Ancak ülkemizde tüm hakların üst takımdan bir lütuf gibi verilmesi beklenmektedir. Bu noktada sınıf siyasetinin tarihini yeniden yazmaya gerek yoktur. Çözümü Marx eserinde şöyle dile getirmiştir: “İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır.”

Halihazırda yapısal krizlerle boğuşan kapitalizmin önümüzdeki dönemde daha da büyük sorunlar yaşayacağı aşikardır. Bu noktada küresel ekonomik/politik sistemin geleceğini sermaye sınıfının kararları değil, işçi sınıfının vereceği (ya da vermeyeceği) mücadele belirleyecektir. Yaşamın temelindeki sağlık, barınma, yeme-içme gibi unsurların öneminin, neo-liberal politikalar ile perçinlenmiş ulus devletlerin ne denli zayıf olduğunun bir kez daha anlaşıldığı bu dönemde son sözü yine direnenler söyleyecektir.


Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Immenuel Wallerstein ile birlikte, küresel kapitalizmin ekonomik, politik,
yapısal bir krizin içinde olduğunu ve doğa ile olan ilişkisinde iklim sorunlarına ve salgınlara yol açtığını
düşünüyorduk. Yapısal krizler sistemin dengesizleşmesine, konjonktürlerin olağan dalgalar değil, ani
ve kontrolsüz salınımlar gerçekleşmesini yol açar. Ayrıca kriz, Küresel “Kuzey” ve “Güney” de değişen,
bazen şaşırtıcı ve garip hal alan ittifaklar ile farklı biçimlere bürünen siyasi mücadeleleri de
beraberinde getiriyor. Çünkü sosyalist alternatifler, tarihsel nedenlerden dolayı umutsuz görünüyor.
Bu yüzden şu anki ana çelişki bir tarafta neo-liberal küreselleşmenin devam etmesi ile diğer taraftaki
milliyetçilik biçimleri arasında gerçekleşmektedir.

Öncelikle kapitalist üretim tarzının 21. Yüzyılda hayatta kalabileceğini sanmıyorum. Diğer üretim
tarzları gibi onun da bir başlangıcı vardı ve bir sonu olacak. Ancak bu önceden hazırlanmış bir şey
değildir. Bu yapının yerini alacak olan yeni yapı önceden belirlenmiş değildir. Hiyerarşi, sömürü ve
kutuplaşmayı koruyan daha kötü kapitalist bir sistem olabilir ya da daha demokratik ve eşitlikçi bir
dünyaya dayanan bir sistem olabilir. Bu senaryoların hepsi bizim mücadelemize bağlıdır.

Bununla birlikte, bu devrimci geçiş sürecinde, önümüzdeki yıllarda daha iyi bir dünya için mücadeleyi
yıkıcı bir şekilde son derece zorlaştırabilecek nispeten öngörülemeyen üç faktör vardır: “iklim
değişikliği, salgın hastalıklar ve nükleer savaş.”. Öngörülemeyen, kendi başlarına bu tehlikeler
değildir. Her tehlikenin sonuçları hakkında aslında çok fazla şey biliyoruz. Ancak ne zaman
gerçekleşeceği ve tehlikenin küresel boyutu hakkında hiçbir fikrimiz yok.

İklim değişikliği zaten herkesin bildiği var olan bir gerçek (Trump ve onun gibileri bunun dışında
tutuyorum). İklim değişikliği yavaşlamıyor. Burada belirsiz olan hızlanma oranı. Soru ise şu: Bir sonraki
felaket ne kadar büyük ve nerede olacak? Neo-liberalizmin ve artan milliyetçiliğin politik krizleri,
zengin ve fakir ülkeler arasında ne yapılması gerektiğine dair farklar, küresel kapitalist yapıda
herhangi bir çözümü imkânsız kılıyor. Yaşam koşullarındaki ani değişiklikler, doğal afetler ve mülteci
akışları düşünüldüğünde büyüyen ekolojik ve iklimsel sorunların yanı sıra doğal kaynaklar için verilen
mücadele de devrimci bir durumu tetikleyebilir. İklim değişikliği sorunun üstesinden gelebilecek tek
çözüm ise “cankurtaran sosyalizm” olabilir.

Aynı durum, salgın için de geçerli. Bir yanda tıp bilimi geçtiğimiz yüzyılda birçok hastalığı kontrol
almak üzere gelişirken öte yandan gıda sektöründeki üretim şekilleri, insanlığın eski düşmanı olan
mikroplara, tıbbın mücadele etmekte zorlandığı yeni hastalıklar yaratabilmesi ve geliştirdiğimiz aşılara
dirençli olabilmesi için yeni yollar sağlamıştır. Liste uzun. AIDS, MERS, SARS, Ebola ve diğerleri. Ayrıca
buradaki en büyük sorun, tıbbi üretimin tüm insanların eşit yararı için değil de kâr amaçlı yapıldığı için
ilaç dağıtımının her zaman sınırlı ve eşitsiz olacağıdır. Aynı durum, 40 yılı aşkın süredir neo-liberalizm
altında gittikçe özelleştirilen ve yozlaşan sağlık sistemleri için de geçerlidir.

COVID-19, oldukça bulaşıcı ama örneğin Ebola kadar ölümcül değil. COVID-19 aşılabilir. Ancak bir
sonraki salgının adı ne olacak? Emin olun şu anki gibi üretmeye devam edersek kesinlikle gelecek.
Zamana karşı verilen bu yarışta tıbbi bilgimiz ne kadar hızlı ilerleyecek? Dahası, hayatta kalmak için
hayvansal ve tarımsal üretim biçimlerimizi ne kadar değiştirmeliyiz?

Üçüncü ve sonuncusu nükleer savaş tehlikesi. Neo-liberal küreselleşmeden ABD hegemonyası altında
büyüyen milliyetçi dünyaya doğru yaşanan değişim, başta Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya
arasındaki rekabetin artmasını sağladı. Bu durum, geçtiğimiz on yılda silahlanmada çok ciddi biri
artışa yol açtı. Gün geçtikçe daha fazla devlet nükleer silah ve onu fırlatmaya yarayan ekipmanlar
satın alıyor. Trump Kasım 2019’da ABD’nin çıkarları için askeri alan hakimiyetinin gerekli olduğunu
ilan etti. Devletler arasındaki ulusal rekabet, dünyadaki ana çelişki haline gelebilir. ABD ve Çin
arasındaki ayrılıklar, muhtemelen bölgesel “temsili” konvansiyonel savaşlarla bir “soğuk savaş” olarak
kalsa bile, büyüyen rekabetin çok büyük sonuçları olabilir. Bir yandan, nükleer silahlar esasen
savunma silahlarıdır; büyük yıkımlara yol açacak misilleme riski yüksektir, bu nedenle devletlerarası
nükleer/normal savaş olasılığını azaltır. Öte yandan, nükleer silahların kullanımı bireylerin elindedir ve
her zaman akıllıca kullanılmayabilir. Küçük kırmızı düğmenin bir delinin parmaklarının ucunda olma
riski de vardır. Sonuç olarak, yönetici sınıf savaş çığırtkanlığı yaptığında barış mücadelesi belirleyici bir
öneme ve devrimci bir bakış açısına sahip olabilir.

Bu felaketler meydana gelmeden kapitalizmden daha iyi bir yapıya geçiş yapabiliriz. Tabii bu
felaketlerin gerçekleşmesi de olasıdır. Öyle bir durumda, geçiş sürecini durdurmayacaklar, ancak
yönünü belirleyeceklerdir. Yeni dünya sisteminin gündeminde, gelecekte bu tehlikeleri azaltacak
hatta ortadan kaldıracak önlemler olacaktır.

Bununla birlikte, COVID-19’un kısa vadede gerçekleşebilecek olası sonuçlarına bir göz atalım. COVID-
19 salgını muhtemelen bir yıl içinde son bulacak. Dünya nüfusu bağışıklık kazanacak ve dünyanın
daha zengin kısmı aşılanacaktır. Ölüm oranı sınırlı olacak; bubonik veba* gibi dünya nüfusunun
yarısını öldürmeyecek, yalnızca yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf olanlar hayatlarını kaybedecektir.

Ve asıl önemli konu Dünya ekonomisi COVID-19 salgınının diğer tarafında nasıl görünecek? Kısa süre
içinde ekonomik bir resesyon** ve küresel GYMH’da önemli bir azalma göreceğiz. Bunun ciddi bir
krize dönüşüp gelişmeyeceğini yaşayarak görmek zorundayız. Dünya ekonomisini uçuruma düşürecek
olan son birkaç yılda büyüyüşüne şahit olduğumuz “Keynesçi İklim değişikliği” ile uyumlu hale gelecek
olan “Keynesçi Salgın”ın gelişmesidir.

Normalde kapitalistler devlet müdahalesinden ve düzenlemelerden nefret eder. Ancak sistem derin
bir krize saplandığında onları kurtarmak için “devlet baba”larına koşarlar. Devlet müdahalesinin
dünya ekonomisini beladan çıkardığı 1929 dünya ekonomik buhranı ardından senaryo hep böyle
yazılmıştır.

Bugün aynı örneği iklim krizi ile bağlantılı olarak görüyoruz. Sermaye bir kez daha iklim sorunlarını yavaşlatmak için devletin yeni kurallar koymasına ihtiyaç duyuyor. COVID-19 salgını, ekonomik resesyonun ölümcül bir kriz haline dönüşmesini durdurmak için devlet müdahalesi, düzenlemeler ve sermayeye yardım konusundaki ihtiyacını da güçlendirecektir. Ancak, bu tür Keynesçilik*** “felaket güdümlü” dür. Yalnızca felaketin devam ettiği sırada sermaye devletten müdahale etmesini ister; ancak daha sonra ciddi sonuçlardan kaçınmak için genellikle çok geç olur.

Bu günlerde en liberal kapitalist bile devletten yardım istiyor. COVID-19’dan sonra halklar bir sonraki
olaya karşı daha güçlü halk sağlığı sistemleri talep edecek. Böylece ulus devletler, devam eden neo-
liberalist krize katkıda bulunacak olan Corona salgını sonrası sermaye karşısında daha da güçlenecektir.

Bu tarz felaketler politik güçler arasındaki dengeleri de etkiler. Şu an birçok insan, bu tehlikelere karşı
dayanışma ve küresel insani bir yaklaşımdan ziyade yabancı düşmanlığına dayanan milliyetçilik ile
tepki veriyor gibi görünüyor. Ulus devlette her şeyden önce devletin sizinle ilgilenmesini umduğunuz
birer vatandaşsınız. Bu durumu lehine çeviren devletler, güçlü otoriter ulus devletler haline
bürünecektir.

Planlı bir ekonominin unsurlarına ve bu unsurları daha da geliştirme yeteneğine sahip olan devletler,
iyileşebilmek için en elverişli konumda olacaktır. Bu, Çin’in COVID-19 krizinden AB ve ABD’den çok
daha hızlı ve çok daha güçlü çıkacağı anlamına geliyor. Diğer yandan da ABD hegemonyasının
düşüşüne katkıda bulunacaktır. Dahası, ABD bu eğilime karşı koymak için her zamankinden daha
politik davranacaktır. Bizlerse şu an sadece boşta oturup felaketin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini
görmek için sabırsızca bekliyoruz. Ancak bu, tehlikelerin tüm insanlık için yarattığı riski en aza
indirebilmesi adına kapitalizmi sona erdirme mücadelemizin entegre bir parçası olmalıdır.
Daha önce dile getirdiğim gibi, kapitalizm tarihinde çelişkilerin keskinleştiği ve verilen mücadelenin
sonucunun sadece bir sınıfın ya da diğerinin zaferiyle değil, insanlığın ve dünyanın geleceğiyle ilgili
olduğu dramatik ve önemli bir döneme giriyoruz. Beklenen sonuç bu yüzyıl içinde belli olacaktır.

*Bubonik Veba: Orta çağ Avrupa’sında ‘Kara Ölüm’ olarak bilinen Vebanın en sık görülen formudur.

**Ekonomik Resesyon: Ekonomide gerçekleşen durgunluk olarak adlandırılır. Gayri Safi Milli Hasılanın
negatif yönde aldığı eğim sonucunda ortaya çıkan ekonomik kriz başlangıcıdır.

***Keynesçilik: John Maynard Keynes’in iktisadi düşüncelerine verilen isimdir. 1929 ekonomik buhranı
sırasında artan işsizlik ve ekonomik resesyon döneminde ücretlerle fiyatların esnek olduğu bir
ekonomide tam istihdamın tekrar kendiliğinden sağlanacağını öne süren Neo-klasik teoriyi reddetmiş,
bunun yerine “istihdam, faiz ve paranın genel teorisi” isimli kitabında bahsettiği ve 1935-1945 yılları
arasında neredeyse tüm dünyada krizin kalıntılarını yok etmek için kullanılan “devletçi kapitalizm”in,
yani kriz dönemlerinde devletin sermayeye müdahele etmesinin, çıkış kapısı olacağını savunmuştur.

What is your reaction?

Excited
0
Happy
0
In Love
0
Not Sure
0
Silly
0

You may also like

Forum

Corona Gündemine Dair

Olağanüstü günlerden geçiyoruz. Kısa vadeli tahminlerimiz için kullandığımız dayanakların dahi çabucak çürüdüğü bir dönemdeyiz. Böylesi ...

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

More in:Analiz