“Artık, çöküşle ilgili kehanette bulunmak veya sevindirici
ihtimalleri tasvir etmek meselesi değil bu. Amaç er ya da
geç çöküş gerçekleştiğinde buna hazır olmaktır.”

2 aya yakın bir süredir Fransa ve dünya gündemini
belirleyen Sarı Yelekliler hareketi, günümüz toplumsal
hareketlerinin ve isyan biçimlerinin her şeyi ters yüz
eden karakterini yansıtıyor. Birçok şehirde sokakları ve
kent meydanlarını işgal eden, barikatlar kurarak direnen,
militan mücadelelerini yatay örgütlenme ağları ve sosyal
ağlarla birleştiren ve geliştiren hareket, toplumsal
katmanda ezilen ve aşağıda kalanların kendilerini
duyurabilecek varlık biçiminin ne olduğunu ifade
etmesini sağlıyor. Mücadele içindeki pratiği, arzusu,
şiddeti yönelttikleri hedefleri, mantığı ve sloganlarıyla yeni bir dünyanın ve
ilkesel kurucu biçimin izlerini taşıyor. Bu izler ekonominin
tahakküm altına aldığı, gündelik hayatı bir fabrikaya
dönüştürerek sömürgeleştirdiği, açlık, sefalet ve geçim
derdinin ezdiği bir yaşam biçimine karşı reddi taşıyor.
”Bu çokluklar, isyanlarında, duyurudan inşaya geçişin bir
yolunu bulmalıdırlar.”
Duyuru değişimin öznesi haline gelmek isteyen failin
eylemiyle açığa çıkarken, kurucu süreç ise ancak ortaya
çıkan toplumsal hareketin ve isyanın karşı ve özerk
örgütlenme biçimlerini ortaya çıkarması üzerinden
kurulabilir. İsyan hareketlerinin açığa çıkış süreçlerindeki
başlangıç özellikleri özel mülkiyet düzenine,
Neoliberalizmin getirdiği sefalete karşı koyuşu içerir.
Amaç, ortak olanı tekrar geri kazanmak için verilen
mücadeledir. Ortak olan için mücadele bu isyanların
kendiliğinden karakterini sosyalist yapmamakla birlikte,isyan hareketi içinde taşıdığı Neoliberalizm karşıtı
karakteriyle devrimci bir örgütlenme biçimini ortaya
çıkarma potansiyelini barındırır. Heterojenlikle
tanımlayabileceğimiz bu yeni dönem isyanlarının
karakteri, mücadele içinde ortak olanda buluşan bir halk
gerçekliğini yaratmaya, halkın temsil edilmek yerine
doğrudan kendisini temsil ettiği toplumsal ağları
oluşturmasının başlangıcı olabilir.
İsyan Hareketlerinin Özellikleri
1) Kendiliğinden-Yatay Örgütlenme, Karşı Medya ve
Toplumsal Ağlar
”Ellison’un anlatıcısı ”Kim bilir” diyor, düşük frekanslarda
senin adına konuşuyorum belki de. Bugün de mücadele
içindekiler düşük frekanslarda birbirleriyle iletişime
geçiyor; ancak Ellison’un zamanından farklı olarak,
kimse kimsenin adına konuşmuyor artık. Düşük
frekanslar herkese açık dalga boyları. Ve bazı mesajlar
sadece mücadele içindekiler tarafından duyulabiliyor.”
Sarı Yelekliler hareketi, Eric Drouet’in Facebook
üzerinden başlattığı çağrıyla birlikte akaryakıt zamlarına
karşı bir tepki hareketi olarak başlamıştı. Drouet, sosyal
ağ üzerinden Macron rejiminin bu adaletsiz zam
kararına, zenginlerin yarattığı ekolojik krizin faturasının
toplumun üzerine çıkarılmasına karşı eylem çağrısı
yapmış, sonrasında ise bu çağrının bulduğu karşılıkla
birlikte kitleler sokakları, iktidar merkezlerini işgal
etmeye, Elysee sarayına karşı yürümeye başlamıştı.
Akaryakıt zammına tepki kısa sürede Neoliberalizmin
eski sosyal refah devletinin toplumsal dengeyi tutucu
mekanizmaları yok etmesine karşı biriken öfkeye ve
Macron’un Neoliberal reformlarına karşı toplumsal

tabanda gelişen tepkiyle birleşti. Kitleler emek süreçleri
ve ekonomik hayatın işleyişi üzerinde belirleyici nitelik
kazanan, iş ile yaşam, gerçek ile gösteri arasındaki
ayrımı belirsizleştiren egemen medya ağının karşısında,
medyayı bir karşı örgütlenme ve çağrı aracına
dönüştürmeyi başardılar. Bu sadece Sarı Yelekliler
hareketinin özgüllüğünde değil, aynı zamanda 2011’den
beri gelişen direniş çevrimlerinin bir özelliğidir. Tunus’ta
Buazizi’nin işsizliğe karşı kendini yakması kısa sürede
sosyal ağ üzerinden örgütlenen direniş hareketinin
ortaya çıkmasını sağlamış, bu ağın oluşturduğu çağrının
benzerleri sonrasında Mısır’da, ABD’de Wall Street’i
İşgal Et hareketinde, İspanya’da İndignados hareketinde,
Brezilya’da otobüs zamlarına karşı örgütlenen harekette,
Türkiye’de ise Gezi direnişiyle başlayan dalgada
görülmüştür.
Enformasyon ağının egemen olana veya toplumsal
olana hizmet eden bu ikili özelliği üzerinde durabilmek
için 1960’larda İtalya’da fabrika içindeki
enformasyon biçimini inceleyen Romano Alquati’nin
tespitinden yararlanılabilir. Alquati’ye göre fabrikada
işçiler tarafından üretilen ”değer tespit eden
enformasyon” yani canlı enformasyonla, idari bürokrasi
tarafından üretilen kontrol enformasyonu şeklinde bir
ikilik bulunmaktadır.
”Canlı enformasyon sürekli olarak ölü enformasyona
dönüştürülmek üzere işçiler tarafından üretilir ve
makinelerde ve bütün bürokratik aygıtta kristalleşir.”
Alquati’nin yaklaşımına göre bürokratik idare aygıtı
enformasyonla ast-üst ilişkilerini pekiştiren ölü bir dil
üretirken, işçiler ise ast-üst ilişkilerinden ve disiplin

denetiminden uzaktayken canlı bir enformasyon dili
geliştiriyordu. Bu kuramı günümüze uyarladığımızda
iktidar mekanizmasının denetimi altındaki bir
enformasyon ortak olanı boğan, insanları bireyselleştiren
ve yaratıcılığa ket vuran ölü bir iletişim biçimi yaratırken,
iktidar mekanizmasının dışına çıkabilen karşı medya
ağları bireysel öznelliklerimizi yaratıcı bir kolektif zekaya
dönüştüren, ortak olan için mücadeleyi herkesin birbirini
duyabildiği ve bulabildiği frekanslarda örgütleyen yeni ve
canlı bir iletişim biçimi yaratıyor.
Karşı medya ağları ve canlı enformasyon içinde birbirini
bulan, iktidar mekanizmasına karşı kendiliğinden eyleme
geçme kapasitesine erişen ve direnmeye başlayan
kitleler, tüm bu mücadele çevrimi içinde insanların artık
birbirleriyle gündelik olanın rekabeti içinde olduğu değil
dayanışma içinde olduğu yeni toplumsal ağların,
örgütlenme mekanizmalarının ve ilişki biçimlerinin
temelini atıyor.
2) Heterojen Karakter, Militan ve Doğrudan Eylem
Bu isyanlar, Sarı Yelekliler örneğinde olduğu gibi
heterojen yani çoğul bir karakteri ve toplumsal yapıyı
içinde barındırır. Neoliberal devlet makinesinin altında
ezilen tüm toplumsal katmanlar, kendilerini direniş içinde
ifade eder. Proleterlerden, kentlerin banliyölerinde veya
gecekondularında yaşayan işsizlere, yoksullara,
azınlıklara, enformasyon ve iletişim mekanizmaları
üzerinden işin tüm hayatlarına girdiği, yaratıcılıkları veya
zekaları sistemin üretim ve tüketim devresinin içinde
sömürülen, güvencesizleştirilen, yaşamda kalmak için
borçlandırılarak işe bağımlı kılınanlara yani güvencesiz
işçilere veya prekaryaya genel olarak ekonominin kontrol

ettiği hayatlarının altında ezilen ve bıkan, arzularını
ertelemek zorunda kalan, daimi olarak kemer sıkmaya
mecbur bırakılmış tüm topluma uzanır. İsyanlar bu
yönleriyle heterojendir, içinde zıtlaşanlar da olmak üzere
birçok talep barındırır. Diğer yandan varlığını geri
kazanmak ve sürdürmek için gösterilen dayanışma tüm
bu kesimleri bir araya getirir ve ortak talebi yani kapitalist
üretim ilişkisinin belirlediği karın hakimiyetine dayanan
bir toplumsal düzenin reddi talebini yaratır. Bu ortak
talep sınıfsal ve politik eylemi doğurur, medya ağının
içinde hücreye bölünen yaşamların yerini sokak işgalleri
ve direnişlerde fiziksel yakınlığın aldığı politik
duygulanımların oluşmasını sağlar.
”Bu örneklerin her birinde görülen yakıp yıkma ve yağma
olayları da metaların gücüne ve mülkiyet yönetimine
karşılıktı; çünkü mevcut mülkiyet ilişkileri ve meta düzeni
bu haliyle kesinlikle ırksal hiyerarşinin araçlarıydı.”
Negri ve Hardt, 2011 yılında Londra banliyölerinde
gerçekleşen ayaklanmalardaki şiddetin yoğunluğunu
açıklarken bunu banliyölerdeki azınlığın mevcut kapitalist
üretim ilişkilerinin onların üzerindeki ırksal tahakkümün
bir aracı ve destekleyicisi olmasını fark etmesine
bağlıyor. Benzer açıklama dönüştürülerek diğer
toplumsal hareketlerdeki şiddet olgusunu açıklarken de
kullanılabilir. Sarı Yeleklilerin isyanında zenginlerin
jeeplerine, lüks araçlarına, galerilerine, bankalara
yönelen şiddet eylemlerinin temel sebebi de isyanı
gerçekleştirenlerin mevcut mülkiyet ilişkilerinin yarattığı
sömürü altındaki bir hayatın sebebi olduğunu ve
metaların onların temsili olduğunu fark etmeleri denebilir.
Böylece şiddet devlet aygıtına ve idare mekanizmasına
karşı yönelerek oligarşinin çıkarlarının yönlendirdiği bir

temsil ve iktidar mekanizmasına karşı reddi içerirken,
metalara yönelerek de sermayenin belirleyeciliğindeki
hiyerarşik ilişkilerin reddinin ifade edilmesini sağlar.
”Doğrudan eylem biçimlerinin etkisinin artmasına
gelince, bu eğilim esas olarak işçi hareketiyle ilgilidir ve
dünya ekonomisinin iki temel eğiliminin ortaklaşa
etkisinden kaynaklanır: Emek gücünün giderek daha
fazla metalaşması eğilimi ve iş bölümünün ve
mekanizasyonun artması eğilimi.”
Emek gücünün mekanizasyon kapasitesinin sınırlı
olduğu, proleter veya proleterleşmekte olan kitlelerin
işveren karşısındaki pazarlık gücünün hala el
becerilerine bağlı olduğu bir önceki kapitalizm evresinde
işçi hareketinin kendi becerilerinin arzının
sınırlandırılmasında veya talebin genişletilmesinde
büyük çıkarları vardı. Sendikal örgütler bir yandan emek
sürecindeki el sanatlarının rolünü korumaya diğer
yandansa el sanatı becerilerinin edinilmesi üzerinde
denetim kurmaya yönelen bir politika izliyordu. Bunun
sonucu olarak işçi hareketi devlet iktidarını ele
geçirmeye veya denetlemeye çalışan bürokratik
örgütlere güvenerek hareket ediyor, bu örgütler
aracılığıyla ücret ve koşullarla ilgili devlet kuralları veya
sendikalaşma ile toplu pazarlık konusunda getirilecek
devlet yasalarına bel bağlıyordu.
1960’lı yıllardan itibaren teknik iş bölümündeki ve
mekanizasyondaki büyük ilerlemenin sonuçları ortaya
çıkmaya başlamış, emeğin örgütlü gücünün daha önce
dayandığı el becerileri yok edilmiş veya emek süreci
içinde çevreselleştirilmişti. Bu dönüşüm işçi hareketine
yeni bir mücadele biçimi şansı tanımıştı. Büyük ölçüde

bütünselleşmiş ve makineleşmiş bir emek sürecini
sekteye uğratacak doğrudan eylem metotları. Artık
sermayeye büyük kayıplar verdirmek için işçi hareketi
işyeri dışındaki sendikal-bürokratik örgütlere bağımlı
değildi. Sermayenin işyerinde yarattığı karşılıklı
bağımlılıkları ve ilişki ağlarını hedef alacak eylemler
sermaye için daha büyük sorunlar yaratma kapasitesine
sahipti. Emeğin mekanizasyonun getirdiği bu dönüşüm
emek sürecinin yoğun metalaşmasıyla da birleşti. İşçi
hareketi önceki evrede sermaye ile mücadelesinde köylü
katmanları ve orta sınıfı tarafsızlaştırmak veya kendi
safına çekmek için uzun süreli politik platformlara,
temkinli örgütlenme biçimlerine ihtiyaç duyuyordu.
Kendiliğinden ve doğrudan eylemlerin işçi hareketine
karşı emek gücünü çökertmek için kullanılabilecek köylü
katmanları veya orta sınıfı yabancılaştırma ve
sermayenin safına çekme şansı vardı. Ancak 1960’lı
yıllara gelindiğinde emeğe karşı kullanılabilecek yerel
köylü katmanların büyük ölçüde tükenmesi, orta
katmanların ise emek gücünün büyük ölçüde
metalaşmaya başlaması (öğrenci hareketinde görülen
radikalleşme bununla bağlantılıydı) işçi hareketinin
kapsamının genişlemesini ve bürokratik örgütlere olan
bağımlılığının azalmasını sağladı. Doğrudan ve militan
eylemler sermaye ile mücadele daha etkili, kapsayıcı ve
hızlı sonuç olan bir mücadele biçimi olarak kendini
ortaya koydu. Günümüzde Neoliberal devlet makinası
altında ezilen kitlelerin bürokratik örgütler veya
sendikalardan bunların uzun süreli politik projeleri,
önceden planlanmış eylemlerinden çok ani şekilde
patlamalarla ortaya çıkan kendiliğinden ve doğrudan
eylemlerle öznelliklerini ortaya koyması da aslında

1960’lı yıllardan itibaren gerçekleşen bu dönüşümle
bağıntılıdır.
3) Temsil Sistemini Red
”Her şey olması gerektiği gibi işlese ve politik temsil
şeffaflık ve mükemmellik olarak nitelense de temsilin
kendisi, tanım gereği, nüfusu iktidardan, komuta edeni
komuta edilenden ayıran bir mekanizmadır.”
Küresel kapitalist sistem insanlara politik sisteme
katılımın, kendi çıkarlarını ifade edebilmenin ve
demokrasinin yegâne aracı olarak parlamenter
demokratik sistemi gösteriyor. Ancak 2011’den beri
ortaya çıkan toplumsal hareketlerde ve özellikle bugün
Sarı Yeleklilerde görüldüğü üzere; toplumsal hareketler
temsil edilmeyi, parlamenter demokratik sistemi veya
aracıları reddediyor. Bunun temel nedeni ise temsil
sisteminin muazzam ayrım biçimleri ve paradokslar
üzerine kurulmuş olmasıdır. Öncelikle zenginliğin
egemenliği altında olan bir dünyada halkın bir araya
gelerek maliyeti son derece yüksek olan seçim
kampanyalarını karşılayacak örgütler kurma ihtimali son
derece düşüktür. Böyle bir sistemde ancak zenginler
kendi kaynaklarını finanse ederek seçimlere katılabilir
veya zenginlerin desteğini alarak yozlaşan bir hareket
seçimlere katılabilir. İkinci olarak medya holdinglerinin
veya egemen medya biçimlerinin gücü ayrımı yaratır.
Oligarkların finanse ederek kontrol ettiği güçlü medya
hem hakikatin dile getirilmesine engeldir hem de toplumu
yöneten politik seçkinlerin göreve getirilmesi veya
götürülmesi konusunda belirleyici etkenlerden biridir.
Ayrıca egemen medya dışarıda olana dair korku
üretmeye çalışan haberleriyle (yoksul bir mahallede

cinayet, sokak ortasında gerçekleşen bir hırsızlık vs)
toplumsal ilişkilerin dayanışmacı doğasını korkuya
dayanan bir yalıtılmışlık içine hapsetmeye çalışır. Sonuç
olarak medyayı güçlü bir biçimde kontrol eden zengin
sınıf, ürettiği imgeler ve haber akışıyla toplumsal
dayanışmanın ve halk hareketlerinin gelişimini,
gerçekliğin kendini ortaya çıkarmasına engellerken,
seçkinlerin iktidarını tekrar üreten ideolojik araçsallığıyla
demokratik katılımın önündeki temel engellerden biridir.
Son olarak temsil sisteminin zenginlik veya medya
tarafından yozlaştırılmadığını düşünecek olsak bile böyle
bir sistem doğası gereği ayrımcılık üreten ve eşitsizlik
yaratan bir mekanizmadır. Güce ve iktidara sahip olan
ve olmayan, yöneten ve yönetilen arasında bir ikilik
yaratır.
Politik hayatın aktif bir katılanı olması engellenen,
yoksulluk ve sefalet içinde gündelik rekabetin vahşi
ormanı içinde yalnız yaşamaya mahkûm bırakılanlar
isyan yoluyla eleştiri oklarını temsil sistemine karşı
yöneltiyor. Temsilin demokrasiyi güçlendirmekten çok
seçkin sınıfların çıkarını koruduğunu gören bu hareketler
ayaklanmalarıyla dayanışmacı toplumsal bağlara
dayanan bir örgütlenme ve demokrasi biçiminin izlerini
sunuyor.
Birbirimizi Bulabilmek
”Stratejimiz şu: Kaçış merkezleri, ayrılık direkleri,
toplanma noktaları yaratmak ve sürdürmek. Kaçaklar
için. Terk edenler için. Uçuruma doğru yol alan bir
uygarlığın etkisinden kaçabileceğimiz yerler.
Zayıflıklarımızı biliyoruz: Pasifize edilmiş toplumlarda

doğduk ve büyüdük, çözüldük. Yoğun kolektif
yüzleşmelerin sağladığı direnci elde etme fırsatımız
olmadı. Onlara bağlı olan bilgiyi de. Birlikte geliştirmemiz
gereken bir politik eğitim var. Teorik ve pratik bir eğitim.
Bunun için, mekanlara ihtiyacımız var. Kendimizi
örgütleyebileceğimiz, gerekli olan teknikleri paylaşıp
geliştirebileceğimiz yerlere. Gerekli olduğunu gösteren
her şeyle başa çıkabilmeyi öğrenebileceğimiz yerler. İş
birliği yapabileceğimiz yerler.
Kara Panterler’in politik-askeri kapasitelerini
güçlendirdikleri, her gün on bin kişiye bedava öğle
yemeği dağıttıkları ve özerk basınlarını yürüttükleri böyle
mekanları vardı. Çok geçmeden, iktidara öyle somut bir
tehdit oluşturdular ki, onları katletmek için federaller
gönderilmek zorunda kalındı.”
Günümüz Neoliberal devlet mekanizmasının iktidarı
altında ezilenler sadece yoksullaştırmayla değil aynı
zamanda politik eylem kapasitelerinden yoksun
bırakılmayla da karşı karşıya. Neoliberal sistem temsil
mekanizmasıyla bizi eylemsiz kılıyor, medya yoluyla
uyuşturuyor. Oligarşi krizden bizim sorumlu olduğumuzu,
krizden kurtulmak için daha fazla yoksulluğa,
umutsuzluğa ve durumumuzun daha da kötüye
gitmesine katlanmamız gerektiğini söylüyor. Kapitalist
kriz anında yalnızlaştırılan yaşamlarımız içinde
yaşadığımız zorlukların kişiselliği vurgulanıyor. Ancak
kriz anında kafamızı kaldırdığımız ve çevremize
baktığımız zaman benzer bir yoksulluğa, yoksunluğa ve
yalnızlığa sahip olan ne kadar çok insan olduğunu
görmemizi sağlayan bir arada olma sonucu da
doğurabiliyor. Birbirimizi bulmak sefaletimizin, güçten düşmüş halimizin ortaklığını keşfetmemizle başlıyor. Bu
fark ediş günümüz proletaryasının kendiliğinden
mobilizasyonunu, direnişe ve isyana geçme kapasitesine
sahip olmasını sağlıyor. Sorun ise ne isyana özne temelli
yaklaşımla ve önceden kendi belirleyiciliğinde
gelişmediği için karşı çıkmak ne de kendiliğinden
gelişenin etrafında hareketi geliştirecek ve ilerletecek bir
arzu katmadan dahil olmak. Ya da isyanı politik temsil
biçiminin başka bir haline dahil etmek. 
Sorun eylemi birlikte oluşa ve ortak olana bağlayacak bir
güç yaratmaktan geçiyor. Karşı çıkış yeni sosyal bağlar
oluşturma kapasitesine sahip süreçleri getirirken, bir
kopuş kararını birlikte eylem teklifine çevirmek bir politik
hareketin doğunun temelini atabilir. Bizi görünür kılmak
isteyen, güvenlik mekanizmalarının içinde tahakküm
altına alan, korkutan ve izole eden rejime karşı
görünmez olduğumuz kaçış noktaları oluşturabilmek,
kolektif bağlar oluşturacağımız, toplanabileceğimiz,
kendimizi teorik ve pratik olarak eğitebileceğimiz özerk
mekanlar ve toplumsal ağlar inşa etmek emperyal ağın
içinde karşı bir örgütlenme ve sınıfsal yönetim
mekanizmasının temelini oluşturabilir. Birbirimizi
bulabilmek emperyal ağın ve kapitalist krizin içinde
direnç isteği gösterenlerin, ortak olana dair radikal
dönüşümü savunan ve buna yönelik özerk örgütlenmeler
ortaya çıkaranların isyan içinde bir araya gelmesinden
ve yaşama dair yeni bir kurucu süreci örgütlemesinden
geçiyor.
Kaynaklar
Michael Hardt, Antonio Negri. Duyuru.
Arrighi, Hopkins, Wallerstein. Sistem Karşıtı Hareketler.

Görünmez Komite. Yaklaşan İsyan.