Tarih

Wotta Sitta (İtalyan Politik Tutsaklar Kolektifi) – Kriz ve Savaş

Kriz ve Savaş

2017 yılı, sermayeyi merkezileştirme, yoğunlaştırma ve içselleştirme sürecini hızlandırarak 70’lerden kalma krizin üstesinden gelme çabasında olan tekelci sermayenin baskısı altında kalan emperyalist burjuvazinin, dünya çapında sınıf hakimiyetini yoğunlaştırmasına tanık oldu. Kendisi tarafından yönlendirilmekte olan bu süreç, sınıf hakimiyetinin şeklinde derin bir değişime yol açmaktadır. Bir tarafta devletler ve ekonomik sahalar arasında çok verimli ve çok uluslu olan, büyüyen ve yıkıcı olan çelişkiler doğurmaktayken diğer yandan, yine bu süreç dünya çapında milyarlarca insanın ve işçinin hayat şartlarına karşı G7, Dünya Bankası, NATO ve ONU gibi kapitalizmin uluslararası kurumlarınca direkt bir saldırı ile sonuçlanmaktadır. Körfez Savaşı, yoğunlaşmakta olan sınıf hakimiyetinin en bâriz örneği olup aynı zamanda emperyalizmin çıkarları ve uluslararası anlaşmaları üzerinde belirsizlik yaratmama kararlılığının göstergesidir.

Bu çağdaki emperyalizm için 90’lı yıllar akla en uygun ve en gerçekçi senaryoyla başlamaktadır: Savaş, bugünün mücadelesini şekillendiren savaş raporları ve insan hayatı üzerindeki bahsi geçen barbarca hakimiyetin trajik sonuçları. Batı’nın gücü ”Yeni Dünya Düzeni” ne dönüşmese de büyük bir kafa karışıklığı, üzüntü, yükselen çatışma ve istikrarsızlık dönemine dönüştü. Yalta’da kurulan dünya düzeninin sonunun beklenenden daha karmaşık ve travmatik olacağını görüyoruz. Yalta anlaşmasının bedeli 2. Dünya Savaşı’nda ölenlerin hayatlarıydı ve ABD öncülüğündeki emperyalist güçlerin getirmek istediği düzen, bundan daha az bir bedele karşılık gelmeyecekti. İllüzyonları ve yalanları reformistlere ve revizyonistlere bırakalım: Biz tarihin verdiği dersleri hatırlamayı tercih ediyoruz. Tarih göstermiştir ki bir güç dengesi bozulduğunda, bir başka güç dengesi kurmak için yeni bir savaş kaçınılmazdır ve gereklidir. Versay’dan Yalta’ya kadar böyle olmuştur. Emperyalizm savaştır. Savaş, her zaman, burjuvazinin krizi çözme yolu olmuştur; bunun faturasını işçi sınıfına yıkıcı bir tavırla keserek tabii ki.

Ayrıca, Batı İttifakı’nın Körfez’deki zaferiyle savaşın sonuçlandığı söylenemez. Yüzyılımızın son on yılında gördük ki çeşitli jeo-politik bölgelerde birçok savaş patlak vermiştir. Savaş, Avrupa’ya da özellikle eski Yugoslav ve Sovyet ülkelerindeki şiddetlenen çatışmalar ve iç savaşlarla, yavaş yavaş geri gelmektedir. Özel karakteristiklere sahip olan ve trajik olarak her gün yüzleştiğimiz bu senaryo, çağın tüm çelişkilerinin kesiştiği ve esasında dünyanın sinir merkezi olan bu topraklarda gerçekleşmektedir. Asıl çelişki, proletarya ve burjuvazi arasındadır; dünyanın Kuzeyi ve Güneyi arasındaki patlama, emperyalistler arasında zaten var olan politik ve ekonomik çatışmayı daha çok arttırmaktadır. Emperyalist Avrupa burjuvazisi, Avrupa devletlerini politik, ekonomik ve askeri olarak bütünleştirip bir blok haline getirmek maksadıyla (birbirleriyle çelişkili olsa bilse) bir takım adımlar atmaktadır.

”1992”, yalnızca Avrupa Birliği’nin doğuşunun resmi tarihi değildir. Aynı zamanda, bir bütün olarak, pratik olarak gerçekleştirilmesinde ve yerine getirilmesinde dönüm noktası olan bir andır. Dolayısıyla ”Avrupa Birliği”, Körfez Savaşı’ndaki aktifliğiyle —Akdeniz ve Ortadoğu başta olmak üzere— dünyanın diğer bölgelerindeki emperyalist mevcudiyetinin ve tüm kıtadaki sınıf hakimiyetinin bir gelişmesi haline gelmiştir. Avrupa, ”Yeni Dünya Düzeni” nde başrol oyuncusu olmak istemektedir ve olmaktadır da. Bunun
için İtalya’da Bellini ve Cocciolone gibi ”kahramanlar” ve onların yardakçıları tarafından Irak halkına karşı girişilen hareketleri hatırlamak yeterli olacaktır; Arnavut mültecilerden kurtulmak ve onları—şimdilerde bir İtalyan himayesinden biraz daha fazla olan— kendi ülkelerinde kontrol etmek için yapılan hava uçuşları; El Salvador’da ya da De Michelis ile yardakçılarının arka bahçesi olan Yugoslavya’da artan siyasi ve askeri faaliyetler. Apaçık bir şekilde sömürgeciliğin hatrı sayılır bir mirası üzerinde oturan, ”Büyük Almanya”, İngiltere, Fransa ya da dirilmiş bir İspanya, bundan daha azı değildir. ”1992”, aynen 500 yıl önce olduğu gibi, Avrupa devletlerinin diğer halkları ve kaynaklarını sömürme niyetlerine tanık oluyor.

Avrupa’da ve dünyanın geri kalanındaki işçiler mücadelenin bu yeni niteliğini uzun süredir hissediyorlar ve gittikçe daha da yıkıcı olan, sadece ve sadece kâr arzusu tarafından yönlendirilen kapitalist stratejilere karşı direnişlerini bir an için bile durdurmadan sürdürmektedirler. İşçi sınıfının mücadeleleri ve kurtuluş süreçleri, birçok devrimci deneyime damgasını vurmuş da yeni deneyimleri engellemeye çalışan karşı-devrimci baskının altında yol katetmek zorundadır. Buna rağmen, dünyanın her tarafındaki işçi hareketlerinin ortak düşmana karşı birbirlerine daha çok bağlanan, birleşen ve daha derin bir mücadelenin izini taşıyan yeni bir devrimci çağa geçiş görülebilir.

Körfez savaşı sırasında, 3. Dünya’da olduğu kadar emperyalist merkezlerde de gerçekleşen kitlesel seferberlikler ve devrimci hareketlerin girişimleri şüphesiz bir şekilde anti-emperyalizme ve proleter enternasyonalizme güç vermiştir. ”1992”yi karakterize eden süreçlere yönelik işçi sınıfının mücadelesi ve devrimci girişimler de aynı yönde ilerlemektedir. İşçi sınıfı tarafından bu süreçler, ”serbestleştirme” kılıfı altında, kapitalizmin bir dönüm noktası olarak görülmektedir. Bu durum; sömürünün yoğunlaşmasını, işsizliğin ve marjinalleşmenin genişlemesini, yaşam standartlarının kötüleşmesini, giderek daha fazla yabancılaşmış bir yaşamı ve ”Kale Avrupa”nın sınırlarını zorlayan insanlara karşı baskıcı, faşist ve ırkçı politikaların dayatılmasını öngören bir eğilimdir. 500 yıl önce ”Amerikaların Fethi”, yeni bir çağın ve zengin kaynaklara sahip olan halklara karşı Avrupa’nın baskıcı politikasıyla beraber sömürgeleşmenin, yükselmekte olan kapitalizme ve onun sınıfına bir zemin yaratmanın başlangıcıydı.

Fakat hepsi bu değildi; bu halkların artan yoksulluğunu –ki bu ”ileri ve medeni Avrupa ekonomisinin temelidir—çoğunlukla soykırımlar izlemiştir. Marks’ın ”Kapital”de yazdığı gibi: ”Amerika’da altının ve gümüşün keşfi, yerli halkın katledilmesi, köleleştirilmesi, madenlerde diri diri gömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın fethi ve yağmalanması, Afrika’nın bir siyahi insan avlama deposuna dönüştürülmesi, kapitalist üretimin şafağını haber veriyordu. Bu süreçler, ilkel birikimin birinci safhasıydı.”

İşte bu ”pirüpak” süreçlerin tarihi ölçüsü: 1500 yılında dünya nüfusu 400 milyonken bunun 80 milyonu Amerika’daydı. 50 yıl sonra bu 80 milyondan geriye yalnızca 10 milyon kaldı. Meksika’da, fetih zamanında bu sayı 25 milyon kadarken, 1600’de sadece 1 milyondu. Bu, kapitalizmin, sonsuz ürünleriyle kutlamak istediği ”Amerikaların Keşfinin 500. yılı”nın tarihi anlamıdır. Eğer Avrupa devletleri bu girişimlerde ipleri bir kez daha eline alıyorsa, bu sadece bir kutlama ruhu olarak değerlendirilmemelidir. Fakat, dünyanın büyük tekelleri için en avantajlısı olan, kapitalist birikimin mevcut haklarının vurgulanmasıdır. Bu, EEC’nin (Avrupa Ekonomik Topluluğu) 3 kıtada ABD ve Japon sermayeleriyle rekabet halindeyken kaynak ve sömürü yarışı içinde olduğu ve oyunda başrolü canlandırdığı bir yeni-sömürgeciliktir. Avrupa sermayesinin nüfuzu, ”fetih”in aldığı yeni bir biçimdir: Dünyanın yeniden bölünmesi.

Dünyanın farklı coğrafi bölgelerinin ABD, Avrupa ve Japon emperyalizmine karşı verilen işçi sınıfının mücadeleleriyle birbirine bağlanması, proleter enternasyonalizmi çelikleştiriyor. Bu yeni proleter enternasyonalizmi, kapitalist toplumsal oluşumların yükselişini ve gelişmesini radikal bir
biçimde sorgulamakta ve ona karşı savaşmaktadır. Kapitalist yeniden örgütlenmeye yön veren siyasi ve ekonomik stratejiler, sınıf savaşının bugünkü aşamasının özelliklerini ve boyutunu oluşturan toplumsal ve sınıfsal çelişkileri doğurmuştur. Bu, yüzyılın şu anki yarısını karakterize eden şey, emeğin uluslararası bölümündeki değişime bağlı olarak büyük ölçekli bir proleterleşmedir. Kapitalizmin ilerlemesi, dünya nüfusunun çoğunluğunun kapitalizmin dışında başka bir seçeneğin varlığını düşünmeye olanak bırakmayarak hem merkez hem de çevre ülkelerde, halkları işçi sınıfının saflarına doğru itmektedir. Gittikçe artan bir şekilde her insan, direkt olarak ”çıplak kâr kanunu”yla yüz yüze gelmektedir: Baskıcı ve yıkıcı bir sürecin; insan, doğa ve çevre üzerindeki insan dışı etkisi. Bu süreç, kapitalizmin sömürgeci, üretken ve yayılmacı ihtiyaçlarını karşılamak için doğrudan müdahale etmesinden dolayı, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir boyuta ulaşmıştır.

Metropol kapitalizminin ilerlemesinde varmış olduğu bu tam olgunluk, bu faktörlerinin birleşimiyle gittikçe artan toplumsal huzursuzluklar ve çatışmalarla, sayısı giderek artan bir şekilde bir sürü erkeği ve kadını sınıf savaşının kollarına atmakla sonuçlanmış ve sonuçlanacaktır. Aynı zamanda tüm bunlar, tarihi olarak kendisini dayatmış olan ve şu anda ABD’nin etrafında dönen siyasi, askeri, ekonomik sisteme ve onun yeni yayılmasına karşı son yıllarda işçi sınıfının ve dünya halklarının nesnel bir bağ zeminini oluşturmaya başlamıştır.

Avrupa’da, Avrupa’nın bütünleşmesinin dinamiklerini zorlayan ve emperyalizmin ilerlemesini dünyaya yayan bu politikalara karşı mücadele etmek, yeni-sömürgecilik ve kurtuluş mücadelelerinde olduğu kadar, emperyalizm ve devrim arasındaki birbirine karşı hatların yakınlaşmasının farkında olmaktır.

Bu aynı zamanda campesinolarla*, yerlilerle ve devrimci güçlerle, ”500. Yıl” kutlamalarına karşı yan yana durmaktır. Öyle ki seslerini ”sömürgeci, yeni-sömürgeci ve emperyalist baskı ve rezilliklere karşı kimliklerini pekiştirmek ve tüm kıtada kurtuluş mücadelerini kuvvetlendirmek”.

*Campesino: Latin Amerika’daki çiftçilere ve köylülere verilen isim.

Kaynak: https://armthespiritforrevolutionaryresistance.wordpress.com/2017/06/29/wotta-sitta/

You may also like

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

More in:Tarih