ForumManşet

Corona Gündemine Dair

Olağanüstü günlerden geçiyoruz. Kısa vadeli tahminlerimiz için kullandığımız dayanakların dahi çabucak çürüdüğü bir dönemdeyiz. Böylesi bir altüst oluş dönemi ister istemez geleceğe dair beklentilerimizi, temennilerimizi de şekillendiriyor. Ortaya çıkıp yaygınlaşmasından bu yana Covid-19 diğer bütün gündemleri hızla rafa kaldırdı. Sistemin geleceğine dair bütün görüşleri de radikal bir biçimde etkiledi. On sene sonraya dair sistemin geleceğiyle ilgili tahminler yapmak bile artık çok zor. Ama elbette bir durum değerlendirmesi yapmak için, en azından kısa vadeli bir durum değerlendirmesi için vaktimiz ve yeterli verimiz olduğu kanaatindeyim. Özellikle de içinde bulunduğumuz duruma dair bir değerlendirmede bulunmak, bir perspektif kurmak için faydalı olabilir.

Diğer taraftan özellikle devletlerin bu süreci otoriterleşme için sıçrama tahtası olarak kullanmasına dair endişeler dile getirildi. Bu konuya dair özellikle Agamben’in söyledikleri dikkat çekiciydi¹. Fakat Agamben’in ilk yazısında özellikle ihmal ettiği şey pandeminin boyutlarıydı. Yine “istisna hali” ve toplumsal mücadeleler üzerine Kesintisiz Kolektifi’nde yayınlanan “Virüs salgını, İstisna halinin süreklileşme tehlikesi ve toplumsal direnç” yazısının² da önemli olduğunu söylemem gerekir. Fakat ben bunun Türkiye boyutunda etkilerine dair yorumlarda bulunmaya çalışacağım. Kuramsal olarak belli başlı noktalara temkinli yaklaşmak gerektiğini düşünsem de; bunları gündemin dışında tartışmalar oldukları için kısa tutacağım.

TDH’nin uzun zamandır herhangi bir olgu karşısında hazırlıksız yakalanması bir vakıaydı zaten. Bunun öznel ve nesnel sebeplerini de tartışma dışına atmak gerekiyor, çünkü Covid-19 gündemi herkesi hazırlıksız yakalamışa benziyor. Devletler Covid-19’a karşı etkili tedbirler alma konusunda epey ayak dirediler. Özellikle üretimi sürdürme konusundaki ısrarları ve sağlık sisteminin giderek büyük ölçüde özel sermayenin elinde toplanmış olmasının bir sonucu olarak salgın, önlenebilir bir salgın olmaktan çıktı (Bu bir hazırlıksız olma hali midir tartışmalı.). Türkiye bazında ele aldığımızda ise üretimin sürdürülmesi için gösterilen ısrarın hâlâ sürdüğünü görebiliriz. Bu süreç “Koronavirüs ile Mücadele Eşgüdüm Toplantısı’ndan sonra açıklandığı üzere, Türkiye burjuvazisi için bir fırsat süreci olarak belirdi. Sermaye teşviklerinin açıklandığı, işçilerin üretimi sürdürmesi için hiçbir teşvikin bulunmadığı maddelerin alt metninde üretimin sürdürülmesine dair duyulan inanç olduğu aşikâr. Düzen sendikalarının iş durdurmayı gündem dahi yapmadığı bir süreçte (nicelik olarak ufak olsa da devrimci sendikaları tabii ki bu kapsamın dışına alıyoruz.), pakette açıklananlarla birlikte okunduğunda, herhangi bir ayak diremeyle karşılaşılmayacağının hesaplandığını söylemek mümkün. Özellikle dünya çapında üretimin yavaşlamasını fırsat bilerek, sermaye yatırımlarının ve üretken sermayenin ülkeye çekilmesiyle hem uluslararası konjonktürde elini güçlendirmek hem de yaşanan mali-ekonomik krizin seyrini değiştirmek için “Allah’ın lütfu” bir süreç olarak nitelendirdiklerini de söyleyebiliriz. Şimdilik Türkiye sermayesinin asıl planının bu olduğu görünüyor. Özellikle vaka sayılarının ve ölüm oranlarının devamlı düşük açıklanması, yaşlıların “marjinalizasyonu” ve üretimi sürdürmeye dönük vurgudan ortaya çıkanın bu olduğu görünüyor. Diğer tarafta “Bilim Kurulu’nun bir karantina talep etmesi, bunu Cumhurbaşkanı’na sunması ve son kararı onun vereceğini belirtmesi de iç çatlakların varlığına işaret ediyor. Burayla ilgili spekülatif bir tartışma yürütmemek açısından bu noktaya dikkat çekmek yeterli görünüyor. Vakaların artış hızı, sağlık sisteminin yaşadığı sorunlar vb. göz önüne alındığında Malthusçu bir yol tutulduğu da söylenebilir. (Bu noktada İHA’da yayınlanan 3 farklı tahmini senaryoya bakmak faydalı olabilir. En iyi ihtimalin fantastik olduğunu belirtebiliriz ama en kötü ihtimalde “Türkiye’de 30 Haziran 2020 tarihine kadar 3 milyon 705 bin 555 vaka ve 184 bin 213 ölüm gözlenebilir” deniyor.³). Bu civarda bir kırımın, eğer politik sonuçları olmazsa, ekonomik olarak telafi edilmesi çok hızlı gerçekleşebilir. Hem işsizlik oranı hem de göçmen ucuz işgücü göz önüne alınırsa sermaye açısından pek bir sorun olmayacağını belirtmek gerekiyor (Tabii ki politik sonuçların olmadığı varsayımına dayanarak.).

“Politik sonuçlar yaratmazsa” varsayımının ise uzun vadede geçersiz olacağını teslim etmek gerekli. Zira parçalı da olsa direnişlerin ve tepkilerin artışını takip etmek bizim açımızdan umut verici bir yön oluşturuyor. Buna rağmen tepkilerin dağınıklığı, büyük sendikaların ve meslek odalarının iş durdurmaya dönük çağrılarının bulunmaması da bir vakıa yine. Elbette, kendiliğinden olduğu varsayılsa bile, bir noktada temel-zorunlu üretimin dışındaki bütün üretimin durdurulması yakıcı olarak gündeme gelecektir, fakat sermayenin isteği bunun en ileri tarihte gerçekleşmesi. Bu noktada düzen kurumlarından dışarıya doğru gözümüzü çevirdiğimizde de bir kafa karışıklığını görebiliyoruz. Elbette böylesi bir duruma hazırlıksız yakalanmak birçok sebeple anlaşılabilir. Ancak bunun aşılması için güçlü bir durum değerlendirmesi gerekli. Özellikle evde kalanlar ve üretimi sürdürenler arasında bir suni ayrım olduğunu açıkça ortaya koymak lazım. Çünkü işçi sınıfının belli bölükleri üretimi sürdürse de evde kalanlar içerisinde de işçi sınıfına dahil kesimleri olduğunu ortaya koymak, çok boyutlu bir politika yürütmek açısından önemli. İşsizlerin, kafe-bar-restoranlarda çalışan enformel emekçilerin, taşeron çalışanların evlerine döndüğünü bu anlamda işçi sınıfının yekpare bir bütün olarak üretimi sürdürmediğini belirtmek gerekiyor. Bu anlamda sınıf taleplerini yükseltmenin, bu iki biçimi birbirine bağlamakla kopmaz bir bağı olduğu aşikâr.

Evde kalanların bir kısmının orta sınıf olduğunu kabul etsek bile yukarıda sayılan işçi sınıfı kesimlerinin de bu süreçte eve çekilmek durumunda kaldığını görüyoruz. Bu sebeple de gündeme gelen taleplerin bir boyutunu da eve kapanmak durumunda kalanların talepleri oluşturuyor. Bu noktada kira grevinin, faturaların ertelenmesi taleplerinin, temel ihtiyacın ücretsiz karşılanması taleplerinin; genel grevle bütünleşik gelişmesi gerektiğini görmemiz gerekiyor. Yani suni bir ayrıma gitmemek, evde kalmak zorunda kalan işçiler ve kent yoksullarıyla, üretimi sürdürmek zorunda olan işçilerin taleplerini bütünleşik olarak okumak anlamlı.

Tabii ki eve kapanmanın önemli bir boyutunu da ev içi şiddet vakalarındaki artış oluşturuyor⁴. Bu süreçte kadınlar açısından “hayat eve sığar” sloganının tartışmasız bir biçimde geçersiz olduğunu göz önüne almak gerekli. Bu sebeple yukarıda bahsi geçen mücadeleler için bu boyutun da gündeme alınması gerekiyor. Bu sürece paralel olarak HSK’nın 6284’ü esnetme kararını da ele almak gerekiyor. Sendikaların grev hakkının askıya alınmasıyla eş zamanlı olarak HSK, “6284 Sayılı Kanun kapsamında verilen tedbir kararlarının yükümlülerin korona virüs kapsamında sağlığını tehdit etmeyecek şekilde değerlendirilmesi gerektiğine”⁵ karar verdi. Bu sebeple yukarıda sayılan mücadelelerin önemli bir boyutunu da kadın mücadelesinin oluşturduğunu vurgulamak, temel siyasal ekseni kurarken bunun önemini gözden kaçırmamak gerekiyor. Olası bir etkin karantina sürecinde yapılabileceklere dair yol haritaları çizmek, deklare edilen talepler arasında etkin önlem taleplerini de dile getirmek kritik. 

TDH’nin bu noktada yaşadığı en büyük dezavantaj, kitlesel daralmasıyla paralel olarak siyasal etkisindeki daralma oldu. Öne çıkan dayanışmacılık pratiğinin, tek başına ele alındığında, bazı açmazlara yol açtığını açıkça ilan etmek gerekiyor. Diğer taraftan talep eksenli mücadelenin işlevselliği hakkında da sesli düşünmek önemli. Talep eksenli siyasal basınç oluşturmanın en nihayetinde devletin stratejik uzamında gerçekleşecek sonuçları olacağını belirtmek gerekiyor. Bu mücadelelerin ve taleplerin devlet tarafından kabulü ve içerilmesinin mantıki sonucu, onun, devletin stratejik uzamına, uzak vadeli çıkarına içerilmesi olabilir. Peki bu mücadeleden vazgeçirecek bir sebep midir? İlk olarak böylesi siyasal mücadelenin, mücadeleci kitleler açısından önemli bir moral kaynağı olabileceğini görmek, bununla beraber, yeni bir siyasal eksenin kuruluşu için dayanak noktası oluşturabileceğini okumak gerekli. Dayanışmacılık pratiğinin de bu eksenle kesiştiği ölçüde, orta-uzun vadeli bir mücadele hattını örmekte etkisi olabileceğini de teslim etmeliyiz. Bu açıdan Ödemiyoruz Hareketi’nin yarattığı etkiye bakmak faydalı olabilir.

İstisna Hali’ni işlerken ayrıca bir parantez açmakta yarar var: ”Her hukuki sistem, örgütlediği oyun kuralının değişkeni olarak, bizatihi kendi gidimliliği içinde, devlet-iktidarın kendi yasasına saygı göstermemesine izin verir.” (N. Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm, s.94). Bu bağlamda hukukun kendini askıya aldığı savının yanı sıra, her yasanın kendisiyle beraber yasa dışını da var ettiğini, bunun da bir istisna değil, öz olarak, devletin kodlarında olduğunu ileri sürmektedir Poulantzas⁶. Bu anlamda İstisna Hali’nin de işaret ettiği bu değişimin, devletlerin otoriterleşme eğilimi yönünde bir değişim olduğunu belirtebiliriz. Bu kuramsal farklılığa rağmen iki biçimin de ortak bir noktaya işaret ettiğini söylemek mümkün; otoriterleşme eğilimleri ve bu eğilimlerin sonuçları. Şimdilik bağlam dışı olduğu için bu kuramsal tartışmayı bir kenara bırakıyorum. Bu tartışmanın dışında, birçok yazarın değindiği bu konunun önemi de inkâr edilemez. Devletlerin bu süreci otoriterleşme yönünde kullanacağı, bu eğilimlerinin itilim kazanacağı bir momentte olduğumuz da belirgin. Diğer taraftan bu otoriterleşme eğilimleri sistemin kendini pekiştirdiğine değil, kırılganlaştığına dair bir veri olarak kabul edilebilir. Otoriterleşme eğilimlerinin içinde taşıdığı bu kırılganlaşma eğilimlerinin, kitlesel taleplerin yükseltildiği mücadelelerle derinleştirilebileceği de göz önüne alınmalı. Bu otoriterleşme eğiliminin doğuracağı sonuçlardan birisi de devletlerin mücadeleler karşısındaki doğrudan konumu olacaktır. Bu kitle hareketlerinin siyasallaşma ya da dağılma eğilimlerini belirleyecek eksenlerden birisi olacağa benziyor bu süreçte. Fakat iki uç arasından birinin ortaya çıkacağı beklentisine de kapılmamak gerekiyor. Devletlerin bu uçlar arasındaki salınımlarını kitle mücadelelerinin seyri belirleyecektir.

Görünen o ki bir çağ dönümündeyiz. Ancak içinde bulunduğumuz süreci bir tarih tutma işine indirgememek açısından mücadeleler arasındaki bağları görmek, onların iç bağlantılarını açığa çıkararak birbiriyle bağlantılı, bütünleşik programlar çıkartmak gerekiyor. Çok yönlü değerlendirmelerin gerekli olduğu bir süreçten geçiyoruz, bu süreç yeni özneleşmelerin de önünü açabilecek potansiyeller taşıyor. Bu süreçte gelişen kendiliğinden biçimlerin de anlamlı olduğunu ve süreklileşme ihtimalinin olduğunu düşünsek bile, kitleler açısından, devletin ideolojik hattında konumlanma eğilimi de açıkça kendini dayatıyor. Yaşlılara karşı gelişen dışlayıcı pratikler, buna karşı gelişen tepkilerin devlet tarafından suni bir biçimde giderilmesi vb. örneklerde görüldüğü üzere kendi stratejik uzamını devamlı bir biçimde tahkim ediyor, kendi karşıtı olabilecek tepkileri yine kendi hizasında kurmaya çabalıyor. Bu suni tepki emme sürecinin otoriterleşme eğilimine kitlesel meşruiyet zemini sunduğunu, bu sayede ideolojik hegemonyanın tahkim edildiğini yine tespit etmek gerekiyor. Burada, her ne kadar kronikleşmişse de tabii ki yakıcı bir öncü politik yapı eksikliğini vurgulamak gerekli. Bu öncü politik yapı eksikliğini, kendiliğinden gelişen öncü eylemsellikler kısmen doldursa da öncü politik yapının önemli bir işlevi de mücadelelerin uzun vadeli kolektif hafızada tutulması ve bunları tekrarlanabilir kılmasıdır. Bu eksiklik kendiliğinden gelişen öncü biçimlerin kendi sınırlarına çarpmasıyla da kendini gösteriyor. Her ne kadar dezavantajlarla girilmiş bir süreç de olsa, yeni özneleşmelerin, yükselecek kitlesel mücadelelerin potansiyelini de taşıyor. O halde; “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” iyi bir slogan olabilir bizim için.

NOTLAR

1- https://terrabayt.com/dusunce/covid-19-gerekcesiz-bir-acil-durumun-yarattigi-istisna-hali/ ve http://uni-versus.org/2020/03/18/ceviri-agamben-mart2020/

2- https://kesintisiz.org/2020/05/12/virus-salgini-istisna-halinin-sureklilesme-tehlikesi-ve-toplumsal-direnc/

3- https://www.iha.com.tr/haber-koronavirusun-turkiyede-yayilimina-dair-3-senaryo-hazirlandi-835159/

4- https://www.birartibir.org/siyaset/633-kadin-cinayetleri-virus-tanimiyor

5- COVID-19 Kapsamında İlave Tedbirler, Madde 10  https://bianet.org/system/uploads/1/files/attachments/000/002/945/original/d%C3%BCzeneme.pdf?1585644214

6-“Her hukukî sistem, aynı zamanda da, söyleminin bütünleyici parçası olarak boşlukları ve beyazlıkları, “yasanın boşluklarını” içermesi bağlamında yasa dışılığı kapsar: Burada söz konusu olan, hukuku taşıyan ideolojik gizleme operasyonlarının sonucu, sıradan yanılgılar ve düşüncesizlikler değil, ama özellikle öngörülmüş düzenekler, yasanın ötesine geçmeye imkan veren gediklerdir.” age

What is your reaction?

Excited
0
Happy
0
In Love
0
Not Sure
0
Silly
0

You may also like

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

More in:Forum