Çayanist Kuramı Bugüne Taşıyabilmek

Bir sömürge devrimcisi kuramcısı olarak Mahir Çayan’ın ortaya çıkardığı bütünlüklü teoriyi kavrayabilmek ve bu teoriyi değişen toplumsal koşullara uyarlayabilmek devrimci pratik ve bu pratik hattın teorik yol gösterimini kurabilmek açısından temel bir noktayı barındırıyor. Yeni sömürge bir ülkenin koşullarında ortaya çıkarılan, izdüşümleri Batı Avrupa’dan Latin Amerika ve Afrika’ya uzanan hatta bulunabilecek, tüm bu coğrafyalarda parçasal olarak bulunan kavramların bütünlüklü bir teorik hatta birleşmesi olarak tanımlayabileceğimiz Çayanizm, emperyalizmin 3.bunalım döneminin ve sömürge devrimciliğinin kılavuzudur. Şu soru veya itiraz gelebilir; ”Çayanizm diye bir kavram var mıdır?, ”Çayanizmin özgül bir açıklaması var mıdır dünyaya dair?”. Tüm bu itiraz ve sorulara cevabımız; Çayanizm diye bir kavram olduğu ve Çayanizmin sadece Türkiye değil tüm yeni sömürgeler için bir devrim kılavuzu olduğudur. Nasıl Leninizm bir kavram ve pratik hat olarak 20.yüzyıl Rusya koşullarında ortaya çıkarılmış ve bir devrim kılavuzu olmuşsa, nasıl Maoizm kendi kavramsallaştırmaları ve pratiğiyle bir hat olarak ortaya çıkmışsa ve nasıl Guevarizm bir devrim stratejisi, pratiği ve teorisi olarak varsa Çayanizm de Mahir Çayan’ın teorik metinleri ve THKP-C’nin pratiğe döktüğü bir hat olarak vardır.

Bu yazıda üstünde duracağımız noktalar Çayanizmin kavramsallaştırmalarını açıklayarak, bugünün toplumsallığıyla nasıl buluşturabileceğimiz ve geliştirebileceğimiz olacaktır. Bu Çayanizmin bütünsel devrimci teorisi içindeki kavramsallaştırmaların kilit noktalarını açarak ve bu noktaların günümüz de yeni sömürgeciliği yıkacak dinamikle ilişkilenmesi üzerinden olacaktır.

Öncelikle; Mahir Çayan’ın kuramını kurarken temel kavramsallaştırmaları neydi?

1- Yeni sömürgecilik
2- Sürekli faşizm ve Suni denge
3- PASS (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi)

1. Yeni Sömürgecilik: Emperyalizmin Değişen Biçimi

Kapitalizm sömürgeciliğe dayanarak kurulmuştu. 16.yüzyıldan itibaren yeryüzünün çeşitli kıtalarını sömürgeleştirmeye başlayan Avrupa devletleri bu sömürgeciliği ‘keşif” ve ”ilerleme’ olarak adlandırdı. Ancak yeryüzünün bir toprağında yaşayan bir halkla başka bir halkın karşılaşması bir ‘keşif’ olamayacağı gibi sömürgeciler yaptıkları katliam ve köleleştirmeyi ‘ilerleme’ ve ‘uygarlık’ gibi kavramlarla normalleştirmeye çalıştı. Daha ‘üstün’ ya da ‘gelişkin’ bir toplumun daha geri olana medeniyeti götürdüğünü, aşağı olan toplumun sömürgeci üst topluma bağlı olması gerektiği söyleyen sömürgeciler, insanlık ya da uygarlıklarından bir parçayı bu ‘ilkel’ insanlara verdiklerinin anlatımı içindeydi. Ancak gerçekte ne uygarlık götürüldü ne de ilerleme. Götürülen sadece kan ve yıkım oldu. Bugün tarihi kaynaklara baktığımızda sömürgecilik öncesi dönemde ekonomik ve toplumsal yapı olarak Avrupa’nın çok ilerisinde olduğunu gördüğümüz Kuzey ve Güney Amerika kıtaları ve bu coğrafyalarda yaşayan medeniyetler Avrupa’nın silah üstünlüğüne yenilip köleleşme sürecini yaşadı. Böylece yerlileri köleleştiren Avrupa kapitalizmi ucuz iş gücü ve akan yoğun maddi kaynakla birlikte kısa sürede yeryüzündeki en güçlü ekonomik yapıya sahip oldu. Sömürgeciliğe dayanarak gelişen kapitalizm ilerledikçe dünyanın geri kalanını daha fazla sömürgeleştirmeye başladı. Sömürgelerinden ham maddeyi alan sömürgeci kapitalist ülkeler kendi sanayi yapılarında bunları işleyip yine sömürgeleştirdikleri bölgelere yüksek fiyatlarla satıyor, böylece sömürgeleri içinden çıkamayacakları bir bağımlılık ilişkisinde tutarak tüm kaynaklarını elde ediyordu.

Sömürgecilikten emperyalizme evrilen yolda, sömürgecilikle kurulumunu sağlayan kapitalizm, emperyalizmle ise de kendi içindeki sınıf çelişkisini soğurmanın yolunu bulmuştu. Lenin’in deyimiyle tekelci kapitalizmin en üst aşaması olan emperyalizm de sömürgeci kapitalist ülkeler yeryüzünün tüm coğrafyasını kendi aralarında paylaşıyorlar, bu gerçekleşirken de dönem dönem savaş, dönem dönem zorunlu uzlaşı içinde oluyorlardı. Bu gerçekliğin içindeyse sömürgelerden elde edilen birikimin bir bölümünü sömürgeci oligarşi proletaryaya vererek sınıf çelişkisi dinamiğini zayıflatmayı başarıyor ve sınıfın içinde bir bölümü doğrudan işbirlikçisi haline getiriyordu. Böylece yoğunluklu sınıf çatışmalarının yerini emperyalistler arası savaş alırken, savaşın parçası olmayı kabul eden proletarya gerçekliği de ortaya çıkıyordu. Bu açıdan hareket ettiğimizde birinci bunalım ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan paylaşım savaşında devrimin neden gelişkin bir sömürgeci kapitalist sistemi olmayan Rusya’da ortaya çıktığını da görebiliyorduk. Çünkü Batı Avrupa kapitalizmindeki Komünist partiler gibi uzun süre legal çalışmaların ve düşük yoğunluklu sınıf çatışmalarının içinde olan bir yapı değil sert koşullarda devrim mücadelesi veren bir Komünist parti ve yapay refahla uyuşturulmamış bir halk vardı. Lenin’in paylaşım savaşının iç savaşa çevrilmesi çağrısı İtalya, Almanya ve Macaristan’da komünist hareket içinde devrimci özünü koruyanlarda karşılık bulmuş, İtalya’da faşist hareket devrimci mücadeleyi yenilgiye uğratırken, Macaristan’da işgal devrimcileri yenilgiye uğratmıştı. Almanya’da ise devrim güçlü bir ihtimal olarak ortaya çıkmış ama bir yandan Spartakistlerin devrimci askeri taktiği Bolşevikler kadar iyi kuramaması diğer yandan sınıfın içindeki içsel ihanet yani sosyal demokratların hegemonyasını koruyan varlığı devrimi yenilgiye uğratmış ve Alman devleti sosyal demokrasi üzerinden devrimciliği ezmişti.

Yeni sömürgeciliğe uzanan yolsa birinci ve ikinci bunalım dönemleri ve gerçekleşen paylaşım savaşımlarının sömürgeleştirilmiş ülkelerde ki etkileri üzerinden ortaya çıktı. Emperyalist merkezlerin kendi içlerinde sömürgelerden elde ettikleri birikim üzerinden soğurmayı başardığı kriz, merkezden çevreye ihraç olmuş, sömürge halklar, sömürgesizleştirme sürecini şiddetle başlatmıştı. Emperyalizm girdiği bu üçüncü bunalım sürecinde çıkış için iki yeni metot geliştirdi. Birincisi bu bunalım sürecinin daha önceki iki süreç gibi açık savaşa dönüşecek koşulları yok etmesi (bunun nedenleri gelişen nükleer teknolojinin getireceği yıkım ve dünyanın üçte birinin sosyalist olması sonucu olası paylaşım savaşından var olan mevzilerin yitirilerek çıkılması ihtimali) sonucu emperyalistler bu krizden içsel entegrasyonla çıkmayı önlerine koydu. Böylece emperyalizm ekonomik buhranını savaş üzerinden değil ekonomik entegrasyonla gidermeye çalışacaktı. Bu emperyalistler arası çelişkilerin yok olduğu, mutlak bir uyum sürecine girildiği anlamına gelmiyordu. Sadece zorunlu bir uzlaşı süreci ortaya çıkmıştı.

İkinci metotsa gelişen antisömürgeci kurtuluş hareketleri ve bu hareketlerin sosyalizmle olan bağını engellemek için emperyalizmin kontrolünde biçimsel bir bağımsızlığın sömürgelere verilmesiydi. Bu yeni metotla birlikte emperyalist devletler eskisi gibi doğrudan bir sömürgeci yönetime ve açık işgal gücüne sahip olmayacaktı. Açık işgalin ve sömürgeci askeri gücün yerini gizli işgal alacaktı. Gizli işgalse emperyalizme bağımlı olarak geliştirilecek kapitalizm ve dışa bağımlı olarak gelişen kapitalizmin ortaya çıkardığı işbirlikçi burjuva sınıf ve askeri aygıtlar üzerinden politik kontrolle gerçekleşecekti. Yani sömürge toplumlar artık dışsal güçler tarafından değil ulusal burjuvaları ve orduları üzerinden işgal altında tutulacak böylece emperyalizm içselleşen üretim ilişkileriyle var olacaktı. Bu sayede antisömürgeci kurtuluş hareketlerinin sosyalizmle buluşacak radikal pozisyonu da engellenmiş ve sömürge halkların tepkisi soğurulmuştur. Ekonomik olarak ise emperyalizm yeni sömürgeler üzerinden geliştirdiği değişen sömürü biçimleriyle buhranını aşmaya çalışmıştır. Eski sömürge yapısındaki nakit ihracı ağırlıklı sömürü biçiminin yerini sermayenin isim, patent hakkı, yedek parça, teknik bilgi, teknik eleman vs. gibi daha derinleştirilmiş bir biçimi almıştır. Bu yapıda yabancı sermaye oranı yerli sermayeye göre daha az olsa da dışa bağımlı ve pazar ağlarının daha fazla genişlediği bir sistem kurulmuştur.

2. Sürekli Faşizm ve Suni Denge

Yeni sömürgeciliğin işleyiş biçimiyse diyalektik iki çizgi üzerinden var olmuştur, suni denge ve sürekli faşizm. Doğrudan veya yarı sömürge bir yapıdan yeni sömürgeciliğe dönüşen ülkelerde kapitalizm ve üretim ilişkileri yukarıdan aşağı ve dışa bağımlı olarak gelişmiştir. Feodalizmin kısmen tasfiyesini de barındırıp, kapitalist üretim ilişkilerini egemen kılan bu yapıda iktidar oligarşi diyebileceğimiz burjuvazi ve eski güçlü konumunu kaybeden ama hala varlığını koruyan feodal unsurların birleşiminde kurulmuştur. Tutarlı bir içsel gelişim çizgisiyle değil dışa bağımlı olduğu için çarpık bir şekilde gelişen yeni sömürge tipi bu kapitalizm doğası gereği daimi içsel buhran ve bunun sonucu olarak sürekli faşist yönetim metodu üzerine inşa edilmiştir. Sürekli faşizm ise gizli ve açık faşizm olmak üzere iki metotla kurulmuştur. Gizli faşizm yeni sömürge ülkelerde genellikle işleyen yönetim metodu olmuştur. Gizli faşist yapıda devlet oligarşik düzenin kurulumu ve işlerliğini suni dengenin varlığı üzerinden oluşturmuştur. Parlamento düzeninin biçimsel işleyişi, bu işleyiş içindeyse oligarşik düzenin sınırları içinde hareket ederek, düzenin kendini toplumsal tabanda yeniden üretmesini sağlayan parti ve yapılar gizli faşizmin kurulumunun temelidir.

Suni denge ise gizli işgal ve faşizm üzerine kurulmuş bir yapıda toplumla devlet arasında oluşan ve toplumun pasifize edilmesini tanımlayan geçici bir denge biçimidir. Yeni sömürgelerde suni denge öncelikli olarak eski sömürge yapısındaki doğrudan işgalin yerini gizli işgalin alması böylece halkın işgalciye tepkisinin nötralize edilmesi üzerinden var olmuştur. Suni dengenin kurulumunu sağlayan diğer bir olguda eski sömürge sisteminin temelini oluşturan feodal üretim biçiminin yerini yeni sömürgelerde gelişen sanayi ve şehirleşmenin almasıyla bunun getirdiği kısmi ekonomik gelişim ve nispi refah artışının toplumun pasifikasyonunu kolaylaştırmasıdır.

Son olarak ise yeni sömürgelerde merkezi devlet yapısı eski sömürgelerdeki biçimlere göre çok daha fazla kuvvetlenmiş böylece ülkenin her yerini saran ekonomik ağ ilişkilerine paralel olarak devlet aygıtı da ülkenin her köşesini sarmıştır. Merkezi devletin bu güçlü yapısı bir yandan asker ve polis aygıtlarının güçlenerek ülkenin her yerine ulaşması diğer yandansa devletin ideolojik aygıtlarının eskiye oranla çok daha fazla gelişerek toplumu çemberi içine almasıyla kurulmuştur. Özetle doğrudan veya yarı sömürgelerdeki zayıf merkezi güç, ekonomik çelişkilerin kolay bir şekilde açığa çıkarabildiği ve zayıf merkezi gücün engelleyemediği köylü isyanı dinamiği ve bu isyanlara karşı geliştirilen açık işgal biçiminin bütünlüğüne dayanan bir yapının yerini toplumsal dinamiği zayıflatabilen güçlü merkezi yapı, gizli işgal ve nispi refah artışı bütünlüğüne dayanarak suni bir dengenin kurulduğu bir yapı almıştır. Bu durumsa kentlileşen bir yapının kısmi konforu içinde revizyonizm ve pasifizme dayanan mücadele biçimlerinin maddi temelinin zemini hazırlamıştır.

3. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi

Halk savaşı temeli üzerine kurulan PASS stratejisi Mahir Çayan’ın formülasyonun da özgül eklemeleri barındırmıştır. PASS’ın herhangi bir askeri savaş veya yerel direnişten farkını devrimci bir iktidar hedefiyle bütünleşmesi olarak açıklayan Mahir Çayan, bu savaşı da kendi içinde bölümlere ayırmıştır. Bunu silahlı propaganda, şehir gerillası, kır gerillasının kurulumu ve bunun halk savaşına ilerlemesi olarak açıklayabiliriz. Mahir Çayan bu devrimci stratejisini kurarken temel olarak üç hareketten esinlenmiştir. Bunlar; Mao Zedong önderliğinde gelişen Çin devrimi, Fidel ve Ernesto’nun önderliğinde ki Küba devrimi ve Marighella’nın şehir gerillacılığına dayanan stratejisidir.

Devrimci halk savaşı formülasyonu temel olarak Mao Zedong tarafından kurulmuştur. Mao Zedong, öncelikle Çin komünistlerinin takip ettiği Leninist biçim olan şehir ayaklanması üzerinden hareket etmiştir. Ancak Çin’de şehir ayaklanması denemelerinin başarısızlığını gören ve Çin ile Rusya’nın farkını kavrayan Mao Zedong yeni bir formülasyon geliştirmiştir. Yarı sömürge Çin gerçekliğinden yola çıkarak oluşturulan bu şemada, Çin’de şehirlerin merkezi devlet ve emperyalist askeri aygıt tarafından güçlü bir şekilde kontrol edildiği dolayısıyla şehirlerde gerçekleştirilecek ayaklanma denemelerinin bu aygıt tarafından ezileceğini söylemiştir Mao. Diğer yandan kırsal bölgelerde devlet ve emperyalist aygıtın hegemonyasının zayıf olduğu, nüfus olarak da şehirlere göre daha kalabalık olan ve yoksulluğun daha belirgin olduğu köylerde devrimci dinamiğin daha yoğun olduğu dolayısıyla kırsal alan üzerinden devrimci varlığın çok daha başarılı bir şekilde kurulabileceğini söylemiştir. ÇKP üzerinde Mao’nun etkisinin belirginleşmesiyle birlikte de ÇKP, ağırlıklı faaliyet alanını kırlara çevirmiş, şehir ayaklanmasının yerini halk savaşı stratejisi almış ve önce Japon işgaline karşı direniş sonrasında Kuomintang ile gerçekleşen devrimci iş savaş üzerinden güç olup, iktidar alınmıştır. Mao’nun ortaya çıkardığı bu devrimci şema bir çok sömürge devrimcisini etkilemiş, Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika’da ki bir çok örgüt temel stratejisini halk savaşı olarak belirlemiştir.

Sömürge devrimcilerini Çin devrimi kadar etkileyen bir diğer olgu da Küba devrimi olmuştur. Küba devrimi her ne kadar kırın ve köylülüğün eksen alınmasında Çin devrimine benzese de kendine özgü teorik ve pratik hatta da sahiptir. Tıpkı Mao gibi şehirlerde ki güçlü devlet hegemonyasını fark eden Küba devrimcileri de kıra yönelmeyi seçmiştir. Ancak kıra yönelişlerinde iki önemli kavramsal ve pratik ekleme getirmişlerdir. Birincisi, şehir yapısının getirdiği kısmi konfor ve ayrıcalıkların şehirlerde ki halkı ve komünistleri pasifize ettiğini söyleyen Küba devrimcileri ancak kıra yönelen bir çizginin devrimci bir biçimi kurabileceğini söylemiştir. İkinci olarak ise merkezi devlet aygıtının elinde bulundurduğu şiddet tekelinin toplumu baskılayarak zorunlu bir itaati veya yapay bir dengeyi kurduğunu, güç dengesi değiştirilmeden devrimci bir kalkışmanın inşa edilemeyeceğini söylemişlerdir. Bunun sonucu olarak ise kırdaki öncü devrimci güçlerin askeri eylem ve propagandasına dayanan, güç ilişkilerinin değiştirilmesini sağlayarak, yapay dengeyi dağıtacak bir örgütlenme ve devrim mücadelesi şemasını geliştirmişlerdir. Bu açılardan Küba devrimi yeni sömürge devrimciliğinin temelini oluşturmuştur. Şehirlerin getirdiği nispi refahın eleştirisi ve kitlelerin spontane ayaklanma imkanlarının zayıfladığı bir gerçeklikte güç ilişkilerini dönüştürerek kitlelerin tepkisini açığa çıkaracak öncü devrimci birliklerin askeri eylemleri.

Yeni sömürge devrimciliğini belirleyen üçüncü etkilenim noktası ise Carlos Marighella’nın şehir gerillacılığına dayanan stratejisidir. Uzun bir süre Brezilya Komünist Partisi içinde faaliyet yürüten Carlos Marighella, Brezilya Komünist Partisi’nin şehirlerde kitlelerin kendiliğinden tepkisinin süreç içinde örgütleneceği, bu süreç gelene kadar ise şiddeti barındırmayan yasal mücadele odaklı stratejisine bağlı kalmıştır. Ancak Brezilya gibi yeni sömürge dolayısıyla sürekli faşizmin olduğu bir ülkede yasal mücadele odaklı bir çalışmanın devrimi getiremeyeceğini (nitekim parlamento yolu ile iktidara gelip toprak reformu ve emperyalist şirketlerin etkisini azaltma yönünde mücadele yürüten Brezilya İşçi Partisi’nin 1964’de askeri darbeyle devrilmesi bunun kanıtıdır) gören Carlos Marighella Brezilya Komünist Partisi’nden ayrılarak Ação Libertadora Nacional (Ulusal Kurtuluş Hareketi) adlı yapıyı kurar. Darbeye karşı aktif silahlı direniş örgütlenmesini savunan Marighella bunun da kent çeperlerini eksen alarak geliştirilmesi gerektiğini savunur. Bunun geliştirilmesindeki temel neden ise kentlerin silahlı propaganda eylemleri üzerinden devrimci örgütün kendisini kitlelere tanıtma ve benimsetmesinin daha kolay olabileceği bir alan olması ve faşizmin hegemonyasının ancak kentlerde gelişecek silahlı eylemler üzerinden dağıtılabileceğidir. Carlos Marighella’nın şehir gerillası eylemleri ve örgüt stratejisine bağlı olarak otonom inisiyatifle hareket eden devrimci hücreler stratejisi sömürge devrimcilerinden, metropol devrimcilerine bir çok hareketi etkilemiştir.

Mahir Çayan bu üç savaş çizgisinin bileşimini kendi formülasyonuyla içeren bir devrimci mücadele stratejisi ortaya çıkarmıştır. Mao Zedong’un stratejisine temel anlamda bağlıdır. Çünkü kırsal alan ve köylülük halk savaşının geliştirileceği asıl bağlam olarak eksen alınmıştır. Küba devrimcilerinin kentsel alanın getirdiği konformist ve pasifist yapıya yönelik teorisiyle, öncü savaşçı eylemlerin devletin güç algısını yok ederek kitleleri devrimci bir yapıya örgütlemenin zeminini oluşturacağına yönelik teorisi de içerilmiştir. Ancak bu içerme Carlos Marighella’nın şehir gerillasına yönelik stratejisiyle birlikte olmuştur. Küba devrimcilerinden farklı olarak Mahir Çayan suni dengenin kırılacağı öncü savaş eylemlerinin yapılacağı başlangıç alanı olarak kırı değil şehri belirlemiştir. Mücadelenin ilk aşamasını silahlı propaganda birliklerinin kentlerde kurulması üzerinden oluşturan Mahir Çayan, kentlerin örgütü kitleleri tanıtmada daha elverişli olacağını söylemiştir. Mücadelenin sonraki aşamalarında ise savaş kırda geliştirilecek, devletin kırlardaki zayıf hegemonyası ve köylülüğün ayaklanmaya müsait dinamiği halk savaşının inşasında kullanılacaktır.

Kavramları bugüne taşıyabilmek

Çayanist kuram, açtığı temel başlıklarda bugünün devrimcileri için (halk savaşı, suni denge, silahlı propaganda, emperyalizmin içsel bir olgu olması) yol göstermeye devam etmektedir. Halk savaşına giden yolda Latin Amerika devrimcileri ve Carlos Marighella’dan esinlenerek şehirlerde başlatılan öncü savaşı ve silahlı propagandayı ekleyen ama halk savaşının gerçekleşeceği asıl alan olarak kıra işaret eden Mahir Çayan’ın çizgisini bugünün sömürge devrimcileri Nikaragua devrimi, El Salvador ve Kuzey İrlanda iç savaşları deneyimlerinde görüldüğü üzere, kentin çeperlerinin halk savaşının gerçekleşeceği asıl mevzi olarak geliştirebilmelidir. Çünkü günümüzde kırlar nüfus ve etki olarak önemini yitirmiş, dünün kır dinamiği bugünün kent yoksulları dinamiğine geçiş yapmıştır.

Suni denge kavramı, günümüzde yaşanan tüm adaletsizliklere ve sömürüye rağmen insanların neden bunlara karşı harekete geçmediği, silahlı propaganda ise bu bağlamda insanları harekete geçirecek, devletin kitleler üzerinde baskı ve ideolojik aygıtlarıyla kurduğu hegemonyayı kırabilecek bir gerçeklik olarak varlığını korumaktadır. Mahir Çayan’ın silahlı propaganda kavramını açıklarken vurguladığı devrimci şiddetin gündelik hayat içinde sıkışan insanların ilgisini devrimci harekete çekeceği ve devletin kitleler üzerindeki güç algısını dağıtacak bir olgu olduğunu söylemesinin gerçekliği bugün çok daha fazla belirgindir. Yasal-demokratik eylemlerin günümüzde neredeyse hiç yapılamayacak noktaya gelmesi, bu eylemlerin şiddetle ezilerek devletin hegemonyasını güçlendirdiği bir gerçeklikte kitleleri devrimcilerle buluşturacak ve devletin yenilmezliğini sarsacak temel olgu silahlı propagandadır. Nitekim başarılı bir silahlı propaganda eylemi olan Çağlayan eyleminin devrimcilerle kitle arasında yarattığı bağı hatırladığımızda ve AKP’nin Gezi isyanını ezmesinden bu yana şiddet tekeli üzerinden kurduğu toplumsal sindirmeyi göz önüne aldığımızda suni dengeyi kırmanın yolunun güç ilişkilerini değiştirecek öncü eylemlerden geçtiği bir kez daha belirginleşiyor.

Emperyalizmin içsel bir olgu olması ve yeni sömürgecilik kavramsallaştırmaları da günümüzde emperyalizmin emtia, eşya, tüketim nesneleri, teknolojiyi kullanım biçimi ve ideolojik şekillendirmeler üzerinden kurduğu uluslararası sömürgeci ağ, bu sömürgeci ağın ortak mekanizmaları ve içsel çatışmalarının sınırlarını kavramak açısından hâlâ işlevselliğini korumaktadır. Yeni sömürgecilik çağında, bağımsız bir kapitalist devletin olamayacağı ya da bu bağımsızlığın biçimsel olmaktan öteye geçemeyeceği gerçeği emperyalist üretim ilişkilerinin yapısı içinde kendini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak; Mahir Çayan’ın geliştirdiği sömürge devrimciliği pratik ve kavramsallaştırmalarıyla bugün devrimciler açısından yeniden incelenmeyi ve gerek pratik gerek de teorik olarak devrimci bir bağlamda geliştirilmeyi gerektirmektedir. Gerek pratikte Elrom eylemi gibi silahlı propaganda açısından etkili eylemler ve bunların suni dengeyi kırmada ki rolü gerekse de teorik olarak emperyalizmin 1960’lar da girdiği yeni evreyi okuyarak geliştirilen çözümlemeler devrimciler açısından bir başlangıç özelliğini korumaya devam etmektedir.