Gaby Weber: Bir Efsanenin Ölümü – Bugünkü Tupamarolar

MLN Ulusal Özgürlük Hareketi – Adını tarihte bir İnka – İmparatoru ve daha sonraki dönemlerde yaşamış bir çiftçi-lideri olan Tupac Amaru’dan almıştır. Birlikleri yalnızca komşu Latin Amerika ülkelerinin partizan gruplarını etkilemekle kalmamış, Avrupa’daki Kızıl Tugaylar ve RAF gibi örgütlere de ulaşmıştır. En aktif dönemlerinde -polis tahminlerine göre- Uruguay’da yaklaşık 10.000 militan üyesi olmuştur. Toplam 3 milyon nüfuslu -yaklaşık Doğu ve Batı Berlin nüfuslarının toplamı kadar- bir ülke için bu rakam hiç de azımsanamaz.

Ne banka destekleri, ne de büyük bir sermayeleri vardı. En çok yankı uyandıran eylemleri Pardo Eyaletinin işgali, İngiliz büyükelçisinin kaçırılması ve daha sonra ”Etat De Siege (Sıkıyönetim)” filmine konu oluşturan US-Amerikan işkence uzmanı Dan Mitrione’nin vurulmasıydı.

***

Tupamarolar altmışlı yılların başlarında oluşturulmuştur, ancak anlatıldığına göre tarihleri çok daha eskilere dayanmaktadır. Kökleri 19. yüzyılın başlangıcındaki bağımsızlık savaşına ve Uruguay’ın ulusal kahramanı Jose Artigas’a dek uzanmaktadır. Artigas’ın İspanyollara karşı gölgesinde savaşarak zafer kazandığı kırmızı-mavi-beyaz bayrak, Tupamaroların da sembolü olmuştur.

19. yüzyıl başlarında Latin Amerika’daki ulusal bağımsızlık hareketlerinin çoğu, liman kentlerinde; İspanyol ticaret tekelinden kurtulmak amacı ile başlatılarak, gizli ticari krallıklara karşı yürütülmüşken; Uruguay’da bu, ters yönden başlatılmıştır. Burada devrimci akım ülkenin iç kesimlerinden başlayarak Montevideo’ya doğru ilerlemiştir. O zamanki sömürge krallığının soylu aileleri gerçi İspanyolları askeri yönde yenmek için Artigas’dan yararlanmışlardı; ancak sosyal devrimci fikirleri nedeni ile daha sonra onu dışladılar. 1815 yılında Artigas hükümet programında siyasi reformlarını şöyle sıralamıştı:

”Kötü Avrupalı göçmenlerin elinde bulunan eyaletler dağıtılmalıdır. Bunlar (herhangi bir bedel ödenmeksizin) bir şekilde birleştirilmeli ve kötü duruma düşmüş olan özgür zencilere, her cins meleze, Kızılderililere ve zavallı Kreollere yerleşimde öncelik tanınmalıdır. Hepsi, Estonya’ya hediye edilmelidirler.”

Artigas’ın komutası altında İspanya koloni güçlerine karşı savaşan Güney Amerika zenginleri ise bu tür reformları hiç düşünmemişlerdi. Aynı dönemlerde ”Gaceta de Montevideo” gazetesi General hakkında şunları yazmıştır:

”Onun ordusu hırsızlar, katiller, azılı suçlular ve kendilerini mareşallik maskesi altında gizleyen Gaucho’lardan oluşan faşist bir gruptur.”

İngiliz Hood ise İngiltere’deki hükümetine gönderdiği bildiride:

”Artigas’ın sistemi, kalıcılığı yıkmak ve her şeyi dağıtmaktadır.” demiştir, ”Eşitlik amacı, aslında herkesi eşit derecede fakirleştirmektedir.”

Buenos Aires ve Montevideo’lu işadamları ve bankerlerin isteği ile Artigas 5 yıllık hükümet süresi sonunda Portekiz istilacı gruplarına karşı savaştı ve 1825 yılında ülkeye tam bağımsızlık kazandırdı.

Jose Artigas

19. Yüzyıl içinde iki büyük parti; Blancos olarak da tanınan Ulusal Parti ile Colorado Partisi birleştiler. Liderleri devlet idaresini ele aldılar.

20. Yüzyılın başlarında Colorado Partisi’ne bağlı Uruguay’lı büyük devlet adamı Jose Battley Ordonez iki dönem arka arkaya başkan seçildi. Bağımsızlık hükümlerini uygulayarak, halkın serbest seçim haklarını tanıdı, kilise ile devleti ayırarak laikliği sağladı, yerel endüstriyi koruyan yasalar çıkardı ve günlük 8 saat çalışma sınırını koydu. Daha sonra ücretsiz okul ve üniversite eğitimi ile, işsizlik ve emeklilik maaş sistemini yerleştirdi.

Demokrasinin yerleşmesi ve tanınan örnek sosyal haklar Uruguay’a ”Amerika’nın İsviçre’si” ünvanını kazandırdı. İkinci Dünya Savaşı ve Kore krizi sırasında yün ve deri üretimi ülkeyi örnek bir refah düzeyine ulaştırdı. Uruguay Peso’su dalgalanmalara karşı sabit bir değer kazanmıştı. Geniş bir orta sınıf, göreceli olarak eşit siyasi haklar sağladı.

Ellili yılların sonunda ise sosyal idealler sona erdi. Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kimya endüstrisi, ülkenin geleneksel ihraç ürünlerinin yerini sentetik maddelerin almasına neden oldu. Dünya pazarlarındaki güçlü rekabet yüzünden yün ve deri istenen mantıklı fiyatlara satılamıyordu. Gerekli yapısal reformlar gerçekleştirilemediğinden hayvansal üretim giderek kötüleşti.

Kriz sırasında ücretlilerin kemerlerini giderek daha fazla sıkmaları gerekmişti. Halk ekonomisi zengin endüstri ülkelerinin baskısı ve Uluslararası Para Fonu’nun zorlu koşulları altında geriledi. Uruguay serbest kur uygulamak zorunda kaldı ve sonuçta ülke ”Dolarize” oldu.

Sığır yetiştiricileri için serbest kur uygulaması iyi bir şeydi. O güne kadar Peso olarak yapılan ödemeler artık sığır eti ihraç edenleri Dolara boğmaktaydı.

İç piyasa endüstrisi ise kötü etkilenmekteydi. 1960’daki ithal patlaması nedeni ile ürünleri rekabet olanağını kaybetmişti. Üretim düştü, işsizlik arttı. Sosyal hizmetler kısıtlandırıldı. Serbest kur ülkeyi enflasyona sürükledi, Peso’nun değeri giderek düştü. ”Amerika’nın İsviçre’si” toplu grevlere sahne olmaya başladı.

Serbest kur uygulanmaya başlamasından iki yıl sonra Raul Sendic diye biri ortaya çıkarak konuşmaya başladı. Şehirdeki işçilerin sosyal hakları hayal bile edemedikleri bir dönemde o, ülkenin kuzeyinde şekerkamışı işçileri sendikasını kurdu. Asgari ücret ve 8 saatlik işgünü talepleri ile başlatılan 2 aylık bir grev sonunda 300 işçi şirketin idare binasını işgal ederek personel şefi, yönetici ve kasadarları rehin aldılar. Bir ordu birliği geldi, ama idareden çekindiklerinden olaya karışmadılar. Grevciler firmadan, daha sonra yerine getirilmeyen bir zam elde ettiler ve bu nedenle aileleri ile birlikte 600 kilometre uzaklıktaki başkente yürüyerek parlamentodan haklarının verilmesini istediler. Ellerindeki pankartlarda şu slogan vardı: ”Por la tierra y con Sendic” – Ülke için Sendic ile beraber. Göstericiler milletvekilleri tarafından kalabalık bir şekilde karşılandılar ve onların önerilerine uyarak küçük bir sarı sendika toplantısı düzenlediler.

Bu, – 1962 yılında – Tupamaroların kuruluş anıydı. Eylemlerini ülkenin iç kesimlerinden başkente kaydırdılar. Artık söz konusu olan sadece tarım reformu ve sendikal haklar değildi – gündemde bir devrim yer almaktaydı. Fidel Castro’nun 1959’da Küba’da kazandığı zafer ve Cezayir’in 1962’deki başarı ile sonuçlanan bağımsızlık savaşı, dünyadaki tüm solcuları harekete geçirmişti. Uruguay’da da durum aynıydı: Devrim, tartışmasız olarak gerçekleştirilecekti.

Mevcut sol gruplar entelektüel tartışmalarını sürdürerek Sovyet ya da Çin modelinin uygulanmasına karar vermeye çalışırlarken, Tupamarolar ideolojik savaş yolunda ilerliyorlardı. Parolaları: ”Eylemler bizi birleştirir, sözcüklerse ayırır”dı.

O güne dek Latin Amerika’da gerilla sözcüğü, sadece dağlarda ve ormanlarda faaliyet gösteren arazi gerillaları anlamına geliyordu – Che Guevara  ve Fransız devrim teorisyeni Regis Debray, onların; partizan grupların destekçisi olduklarını öğretmişlerdi.

Ancak Uruguay’da ne dağ, ne de orman olmadığından Tupamarolar halkın %50’sinin yaşamakta olduğu şehirlerde örgütlendiler.

Silahlı savaşın bir numaralı bildirisi şöyleydi:

”Ulusal özgürlüğün ve sosyalist devrimin tek yolu silahlı savaştır. Sınıf savaşını radikalleştirmek için, güç kullanma dışında olanak yoktur. Ülkemiz için tek gerçek çözüm, oligarşiye ve onun baskı yöntemlerine doğrudan karşı çıkarak savaşmaktır. Silahlı savaş kaçınılmazdır: Devrimi gerçekleştirmenin tek yolu budur.”

Silahlı savaşın seçilmesinin tek nedeni askeri koşullar değildi. Eski Tupamaro savaşçılarından ve liderlerinden olan Julio Morenales durumu şu şekilde açıklıyordu:

”Bir zamanlar bu ülkede insanlar hiçbir şeye inanmazlardı. Her politikacının aynı olduğunu söylerlerdi ve bu doğruydu. Politikacılar demagoji yapmakla ve insanları ayak üstünde kandırmakla meşguldüler. Korkunç bir ahlak çöküntüsü içindeydiler ve herkes de bunu biliyordu. Bu yargı solculara da yüklenmişti. Onlara: Solcular böyle değildir, onlar gerçekten halkın çıkarları ile ilgileniyorlar dediğimizde karşımıza hep aynı cevap çıkıyordu: Evet, evet, solcular başkadır, çünkü baskı yapacak güçleri yok; ama başa geçtiklerinde onlarda aynen diğerleri gibi davranacaklardır.

Halk politikacılara olan güvenini kaybetmişti. Bu nedenle bizler politikamızın yalnızca içeriğini değil, yöntemlerini de değiştirmeliydik. Ve yöntemlerimiz gösterişli olmalıydı. Onlara hayatımızı tehlikeye atmaya hazır olduğumuzu kanıtlamalıydık! Bu sebeple de silahlı eylemlerden yararlandık.”

Regis Debray tarafından geliştirilen Foko teorisine göre askeri eylemler küçük gruplar tarafından düzenlenmeliydi. Bir numaralı bildiriden bir alıntı:

”Uruguay’da (Debray’ın görüşlerine göre) siyasi değil, askeri güçlerin oluşturulmasına karar verilmiştir. Askeri görüş ile siyasi sonuçlara ulaşılmaktadır. Savaşımızın askeri çizgisini; uzun süreli savaş stratejisi olarak tanımlayabiliriz. Bu, uzun bir savaş olacaktır; çünkü günümüz şartlarında bizi galibiyete hızla ulaştırabilecek bir direnişe imkan yoktur; çünkü devletin askeri bir yenilgiye tahammülü kalmamıştır ve kitle hareketleri mevcut güçlere askeri olarak saldırıya geçmeye henüz hazır değildir. Bu yüzden savaşmaya başlamalı ve daha uzun süre, kıza zamanda sonuçlanacak bir savaş için beklememeliyiz.”

Foko kuramının teorisyeni Regis Debray

Temmuz 1963: Raul Sendic grubu bir atış klübü olan ”Tiro Suizo”dan 33 silah çaldı.

1963 Noeli: Tüfekler, bıçaklar ve baltalarla silahlanmış 10 genç Uruguay’ın en büyük gıda maddeleri satış zinciri olan ”Manzanares”e ait bir kamyonu soydular. Tavuk, hindi ve pastaları fakir halka dağıttılar. Bu ”Açlık Komandoları” şehrin çeşitli kesimlerine, kendilerini savunmaya başlamaları çağrısında bulunan bildiri kağıtları dağıttılar: ‘‘Bu, halkın ve gençliğin zamanıdır. Hak dilenilmez. Devrimciler fakirlerin Noelini kutlar.”

Eylül 1964: Küba ile diplomatik ilişkilerin kesilmesine tepki olarak Tupamarolar US-Amerikan tesislerine karşı eylemlere giriştiler: City-Bank, Coca-Cola Fabrikası ve Kuzey Amerika elçiliklerine ait iki araba yakıldı.

Haziran 1965: Dominik Cumhuriyeti’nin istilasından sonra US-Tesislerine karşı saldırılar arttı: ”All American Cable” ve ”Western Telegraph” havaya uçuruldu.

Ağustos 1965: Batı Alman firmaları da gerillaların hedef tahtası konumuna geldiler. Kimyasal madde fabrikası ”Bayer”in idare binası önünde bir bomba patlatıldı. Eylemciler geride bir bildiri bırakmışlardı:

”Vietnam’daki Yanki-Katillere ölüm! Vietnam’daki canice müdahaleye karşı ezilen ülkeler birleşmişlerdir. Bir Nazi firması olan Bayer, Gringo müdahalecilerine gaz sağlamaktadır. Yaşasın Vietkong! Yaşasın devrim! Tupamarolar.”

”Tupamaro” adı ilk kez ortaya çıkıyordu. O güne kadar Raul Sendic’in etrafındaki gruplar sadece ”Coordinadora” adı altında faaliyet gösteren değişik örgütler şeklinde varlık göstermişlerdi. Ocak 1966’da MLN’nin resmi kuruluşunda; sıkı bir hiyerarşiye göre düzenlenmiş olan demokratik merkezileştirmenin, Marksist-Leninist prensiplerine dayanarak, pragmatik solcuların eski toplanma hareketleri ile örgüte dönüşmüştü. Dıştan bakıldığında bu, birleşik bir ideolojik hareket karakteri göstermemekteydi. Yazılarında ve bildirilerinde sosyalist bir toplumun kurulmasını öneriyor ve geniş kapsamlı bir tarım reformunun yapılmasını, bankaların devletleştirilmesini ve dış borçların ödenmemesini istiyorlardı. Takip eden yıllarda Hristiyan görüşe sahip pek çok kişinin yanısıra sosyalist partilerden veya anarşist gruplardan pek çok kişi de Tupamarolara katıldı. Ancak KP üyeleri ve geleneksel partilerden de katılanlar olmuştu.

Raul Sendic

Altmışlı yılların sonunda başlangıçta bir avuç insan olan Tupamarolar, yalnız ülkedeki fakir kesim tarafından bir tür Robin Hood Birliği olarak görülmekle kalmayıp, bir hareket oluşturmuşlardı. MLN 1968’den itibaren yalnızca işçi kesimini silah altında toplamakla kalmadı, üniversitelerde olan ilişkileri giderek daha yakın hale geldi. Ekonomistler, kimyagerler, mühendisler, doktorlar ve bu alanlarda okumakta olan öğrenciler, bilgilerini gerillalara aktararak, ileri seviyede ve detaylı eylemler planladılar. Tupamarolar kalpazanlık atölyeleri ve kendi tıp merkezlerini kurdu. Her bakanlıkta ve hatta polis içinde bile muhbirleri vardı. Şehrin kanalizasyon sisteminin planlarını çalarak, caddelerdeki kontrol noktalarını ve arama gruplarını atlatıp, Montevideo’nun kanallarında rahatça dolaşmaya başladılar. Şehrin banliyö semtlerindeki burjuva tabakasından olan taraftarları onlara, yalnızca gizli bir şifre ile açılan kiler veya bodrum sığınakları inşa ettiler. Ülkenin iç kesimlerinde 30 kişi alabilen yeraltı sığınakları kuruldu. Parola: ”Silahlı propaganda”ydı.

1 Temmuz 1968: Başkan Jorge Pacheco Areco’nun önceden planlanmış bir televizyon konuşmasının başlamasına birkaç dakika kala Ariel Rado İstasyonu havaya uçuruldu. Muhafazakar Colorado politikacılarının elindeki kurum birkaç gün felce uğradı.

7 Ağustos 1968: Küçük Kuş Harekatı: Hükümetin ikinci kez olağanüstü hal ilan etmesinden sonra MLN, devlet elektrik idaresinin müdürü ve başkanın danışmanı olan Ulysses Pereyra Reverbel’i kaçırdı. Tupamarolar eylemden önce sendikal çevrelerin de onayını ve desteğini sağlamıştı. Reverbel Tupamaroların ”Halk Hapishanesi”nde sorguya çekildi ve 180 saat sonra serbest bırakıldı.

14 Şubat 1969: ”Monty” mali kuruluşuna ait büro soyuldu. Gerillalar 24.000 Doların yanısıra kasa defterlerini de almışlardı. Monty, hırsızlık olayını ancak, MLN kurumun mali kaynaklarını araştıracaklarını açıkladıktan sonra duyurdu. Bir hafta sonra defterlerin incelenmesi sonucu, yasadışı paravan firmalardan yararlanılarak yapılan transfer işlemleri ortaya çıkartıldı. Gerillalar kanunsuz gelir elde eden pek çok yüksek devlet memurunun ismini açığa çıkardılar.Savcılık bu iddiaları ciddiye alarak bir soruşturma başlattı, ancak Monty’nin evinin aranmasından kısa bir süre önce büro kısmında yangın çıktı ve kalan belgeler de yandı. Tupamarolar hemen tepki gösterdiler: Çalınan kasa defterlerinin fotokopileri hakim ve savcıların kapıları önüne bırakıldı ve çok sayıda tutuklamanın yanısıra bir hükümet krizine de yol açtı.

15 Mayıs 1969: ”Copa America” futbol şampiyonasının final maçının naklen yayını sırasında bir MLN komandosu ”Sarandi” Radyo İstasyonu’nu ele geçirerek 30 dakikalık bir propaganda metni yayınladı. Dinleyicilerden kesinti için özür dileyerek, direnişe geçmelerini istediler.

Temmuz 1969: Tupamarolar Amerikan tesislerine yaptıkları toplam 13 bombalı saldırı ile Nelson Rockefeller’in ziyaretini protesto ettiler. General Motors binasına yapılan saldırı sonucunda bir milyon Doların üzerinde maddi hasar meydana geldi.

9 Eylül 1969: Mussolini yönetiminde bakanlık yapmış bir İtalyan faşistin oğlu olan ve kaçıp Uruguay’a yerleşen Gaetano Pellegrini Gianpetro kaçırıldı.Bankalar birliğinin müdürü ve ”La Monan” ile ” El Diario” muhafazakar gazetelerinin baş eylemcisi olan bu kişi, iki hafta süre ile ”Halk Hapishanesi”nde tutuldu. Bir poliklinik ve bir okul, talep edilen çekleri aldıktan sonra Pellegrini deniz kenarında ıssız bir bölgede serbest bırakıldı. Pellegrini kendisini kaçıranlardan avukatına ve polise haber vermemelerini istemişti. Polisin kendisini öldürerek daha sonra suçu Tupamaroların üstüne atacağından korkuyordu.

8 Ekim 1969: Che Guevara’nın ölümünden iki yıl sonra 49 Tupamaro başkente 32 kilometre uzaklıktaki Pando kasabasını işgal ettiler. Polis karakoluna, itfaiyeye, telefon santraline ve dört bankaya el koyarak 400.000 Dolar elde ettiler. Geri çekilme sırasında Tupamarolardan üçü vuruldu, 18’i tutuklandı.

13 Nisan 1970: Bir MLN komandosu terörizme karşı savaşan özel birliğin şefi Hector Morgan Charquero’yu cadde ortasında vurdu. Moran işkencecilikle suçlanıyordu.

”Tupamarolar bir polis görevlisini öldürdü.”

8 Mart 1970: Uluslararası Kadınlar Günü: 17 tutuklu Tupamaro kadınlar hapishanesinin kilisesinden kaçırıldı. Eylül 1971’de 111 erkek bunu takip etti. Tüm siyasi tutukluların kapatıldığı Punta Carretas Merkez Hapishanesinden firar ettiler. Haftalar süren bir çalışma ile bir hücrenin altından başlayarak, çıkan toprağı hücre yataklarının altında saklayıp, tüm hücreleri birbirine bağlayan 48 metre uzunluğunda bir tünel kazmışlardı. Tünelin sonunda, bu eylem için kiralanmış bir evde arkadaşları onları bekliyordu.

13 Temmuz 1970: US-Elçiliğinde çalışan Dan Mitrione ve Brezilya konsolosu kaçırıldı; buna paralel planlanan iki kaçırma denemesi başarısızlığa uğramıştı. Mitrione – Tupamaroların bildirdiğine göre – CIA’den bir uzmandı ve Uruguay polisine işkence tekniklerini ve diğer ”pis numaralar”ı öğretmekle görevlendirilmişti. MLN tüm siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep etti.

Hükümet bu sorunu askeri yönden çözmeye denedi. 20.000 polis ve asker şehri taradılar. 7 Ağustosta; kaçırma olayından yaklaşık bir hafta sonra aralarında MLN lideri Raul Sendic’inde bulunduğu dokuz Tupamaro tutuklandı. 10 Ağustosta Mitrione’nin cesedi bulundu.

Ülkedeki Komünist Parti, Tupamaroları ”Maceracı küçük burjuvalar” olarak tanımlayan bir açıklama yaparak öldürme olayını kınadı. USSR elçiliği kaçırılma olayını yargılayarak, Uruguay hükümetini tamamen desteklediğini bildirdi.

Tupamaro eylemlerinin bir istatistiğini yapmak hemen hemen olanaksızdır. Gerillalar eylemlerinin kayıtlarını tutmamışlardır; belgeler güvenlik nedeni ile yok edilmişlerdir. Savaş güçlerinin uzun yıllar sonra ”Subversiyonlar” adı ile yayınladığı iki ciltlik kitapta rakamlar da verilmiştir. MLN bunu tekzip etmemiştir.

Tupamarolar 1968 ile 1971 Mart ayları arasında – USA tesislerine, polise, savaş güçlerine ve radyo istasyonlarına karşı – 23 silahlı ve patlayıcılı soygun ile, 105 bombalı saldırı gerçekleştirmiştir. Aynı zaman dilimi içerisinde 74 banka soygunu ve Carrasco ile Punta del Este’de kumarhane soygunları da yapılmıştır. Toplam ganimet 10 milyon Dolar’ın üzerindedir. 1968’den beri Uruguay’da pratik olarak sürekli olağanüstü hal uygulanmaktadır. Rejime karşı eleştiride bulunan gazeteler yasaklanmaktadır. Evlerde yapılan aramalar ve tutuklamalar mahkeme kararı olmaksızın gerçekleştirilebilmektedir ve toplantı özgürlüğü kısıtlanmıştır. Şüpheli görülen memurlar uzaklaştırılmaktadır. Bankalar ve devlet elektrik-telefon işletmeleri ”Askerileştirilmiş”tir; bunun anlamı: Çalışanlar askeri kurallara uymak zorundadırlar ve grevler; firar ya da ihanet olarak kabul edilip kovulma ile cevaplandırılmaktadır. Sol örgütler yasaklanmıştır. Sorgularda işkence, sürekli kullanılan bir araçtır.

1968’de devlet izni ile öldürme yetkisi olan polis ve askeri üyelerden oluşan Uruguay Ölüm Süvarileri Birliği kurulmuştur. Bu birlik, sadece Tupamarolara karşı değil, sendika ve öğrenci liderlerine karşı da eylemlerde bulunmuştur.

1971’deki seçimlerden önce sol gruplar ”Frente Amplio” birleşik cephesini kurmuşlardır. Sosyalistler, Hristiyan demokratlar, KP ve bağımsızlar, ortak bir başkan adayı üzerinde birleşmişlerdir. Tupamarolar sol yanlısı ”26 Mart” örgütünü kurmuşlardır. Bu legal şehir gerilla örgütünün başkanlığına ise meşhur Uruguaylı yazar Mario Benedetti getirilmiştir.

Frente Amplio seçimlerde toplam oyların %19’unu almıştır. Colorado’lar ise tüm oyların %25’ini toplamışlardır – Ulusal Parti’den birkaç bin oy daha fazla – ve Colorado’lar hükümette kalmışlardır.

Seçimlerden sonra görüntü değişmiştir. Solcuların sosyalizme barış yolu ile geçme umutları – Şili’deki Unidad Popular örneğinde olduğu gibi – gerçekleşmemiştir ve karşıt cephe sertleşmiştir.

14 Nisan 1972: Tupamarolar Ölüm Süvarilerinin dört üyesini sokak ortasında vurmuşlardır. Birkaç saat sonra Savaş Güçleri misilleme olarak, evlerde yapılan aramalar sırasında sekiz gerillayı öldürmüştür.

18 Mayıs 1972: Bir MLN komandosu ordu kumandanının evi önünde, bir jeep içinde oturmuş nöbet bekleyen dört askeri, makineli tüfekle açtığı yaylım ateşi sonucunda öldürmüştür. Gerillalar daha sonra bunun bir hedef hatası olduğunu açıklamışlardır. Savaş Güçleri ise bunun sinsice bir cinayet olduğunu öne sürmüşlerdir.

”Tupamarolar: Kanıt öğeleri toplanıyor.”

Dört askerin öldürülmesi Tupamarolar’a duyulan sempatinin kaybolmasına neden olmuştur. Halk bu işe artık bir son verilmesini, devletin savaş açmasını ve geri çekilmemesini istemiş; ve artık Tupamaroların savaşının kendi savaşları olmadığını düşünmeye başlamıştır. MLN politik açıdan kenara atılmıştır.

Hükümet, gerilla eylemleri dolayısı ile olağanüstü hal durumunu belirsiz bir süre daha uzatmış ve 1972 Nisanında parlamento iç savaş ilan etmiştir. Hükümete karşı çıkan herkesin bundan sonra askeri mahkemede yargılanacağı açıklanmıştır. Bu olaylar elektroşok, varillere sokulan kafalar sonucu boğulmalar -bu kitabın işkence bölümlerinde de anlatıldığı gibi varillerdeki suydu, ancak sık sık değiştirilmediği için genellikle kusmuk ve diğer artıklarla kirlenmiş oluyordu-, sağırlığa neden olan kulak darbeleri, keskin kenarlı demir iskemlelere sıkıca bağlamak ve uyuşturucu kullanımına kadar yayılmıştır.

Mahkumların hemen hepsi bu uygulamalar karşısında suskun kalmayı başarmışlardır. MLN’nin yıllar sonra yaptığı tahminlere göre tutuklanan Tupamaroların dörtte üçü konuşmayı reddetmiştir pek çoğu işkence odalarında ölmüştür.

Ancak iki tane tam hain vardır. Uygulama komitesi üyesi Piriz Budes tüm yeraltı sığınaklarını ihbar etmiştir. Polisler buralarda yalnız kağıt, para ve silah değil, saklanan gerillaları da ele geçirmiştir. Uzun yıllar MLN üyesi olan Hector Amadio Perez yüzlerce yoldaşını askerlere teslim etmiştir. Aylar boyunca bir ordu üniforması giyerek askerlerle birlikte Montevideo caddelerinde Tupamaro avlamıştır. Bazılarını elinde silahı ile şahsen tutuklamıştır.

İşkence sonucu elde edilen bilgiler ve bu iki kişinin ihbarları sonucunda askerler darbe üstüne darbe indirmişlerdir. MLN bu arada çok gizli bir örgüt kurmuş, ancak rahat hareket etmeleri olanaksız hale gelmiştir.

1972’de Savaş Güçleri ile Tupamarolar arasında görüşmelere başlanmıştır. Şu ana kadar hareket tarihçesinde yazılmamış bir bölüm olarak durmaktadır. Askerler gerillalardan yaptırımlarda bulunmalarını istemiş ve karşılık olarak mahkumların iki sene içinde serbest bırakılacaklarını vaad etmiştir.

Eski Tupamaro lideri ve bugün MLN Merkez Komitesinde görevli Eleuterio Fernandez Huidobro, 1972 Nisan ayında tutuklanmıştır. Kendisi olanları şöyle anlatmaktadır:

”Bir gün beni hapishaneden çıkartarak Savaş Güçleri’nin subayları ile tutuklu MLN liderleri arasında yürütülmekte olan görüşmelerin yapıldığı Florida Piyade Birliği Kışlası’na götürdüler. Daha sonra bu konuşmalarda ben de bulundum. Yoldaşlarım tarafından serbest olan MLN liderleri ile temas kurarak, onlara konuşmalar hakkında bilgi vermekle görevlendirilmiştim. Böylece ortak kararlar alabilecektik. İdare ile ilişki kurabilmem için bana çıkış izni verdiler. Zamanla sistemimi geliştirerek, tutuklu yoldaşlarımla MLN uygulama komitesi arasında bir tür postacılık görevi yapmaya başladım.

Subaylar daha fazla kan dökülmesini önlemek için MLN’den yaptırımların kayıtsız şartsız kabul  edilmesini istiyorlardı. Bizim zaten askeri olarak yenildiğimizi öne sürmekteydiler. Bu görüşmeler sırasında küçük çapta bir ateşkes ilan edilmişti. Bizler kişilere yönelik saldırılardan vazgeçmiştik (aynı anda onlar da işkenceye ara verdiler).

O zamanlar Savaş Güçleri arasında da değişik akımlar vardı: Bir bölümü MLN’nin yaptırımları kayıtsız, şartsız kabul etmesini istiyor; diğer bir bölümü de buna karşılık bazı politik tavizler verilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Geriye baktığımda, o zamanlar milliyetçi fikirlere sahip subayların etkisini küçümsediğimizi görüyorum. Gerçektende ordu içinde itirazlar vardı. Örneğin ben, kısa süre sonra başka askerler tarafından bu görüşmeler hakkında sorguya çekilmiştim ve bazı askerlerin, askeri kurallara karşı geldikleri gerekçesi ile suçlandıklarını biliyordum. Birkaç hafta sonra, yaklaşık 1972 Temmuzunda bu görüşmeler Savaş Güçleri tarafından kesildi.”

Yaptırım görüşmelerine paralel olarak kışlalarda yapılan konuşmalarda başka bir konu daha tartışılıyordu. Genç subaylar tutuklu Tupamarolara yaklaşarak onlardan ekonomi suçlarının açığa çıkartılabilmesi için yardım istediler. MLN sadece ”Monty” mali kuruluşunun soygunu ile kalmamış, ”Beyaz Yakalılar”ın işlediği suçlar konusunda derin araştırmalarda bulunmuştu. Subaylar bu yolla kendilerini ”Anavatanın Kurtarıcıları” olarak tanıtmak istiyorlardı. Sekiz hafta boyunca mahkumlar, işkencecileri ile aynı masaya oturarak Colorado Partisi politikacılarının vergi kaçakçılıklarına ve para transferlerine karşı neler yapılabileceğini anlattılar. 1972 Ekiminde bu konuşmalar aniden kesildi. Ele başı olan dört genç subay tutuklandı ve askeri kanunlara göre cezalandırıldılar. Bir tanesi ordudanda atıldı.

MLN bu konuşmalar sırasında yeni bir politik tanım ortaya çıkardı. 1972 yıllarında Uruguay’da ”Tupamaro” adı açıkça anılamadığından kendilerine ”İsimsizler” adını verdiler. Hükümet onları katil ve terörist olarak nitelendirerek her türlü siyasi faaliyetlerini yasakladı.

Özgürlük savaşının tarihinde – Fernandez Huidobro’nun geriye baktığında söylemiş olduğu gibi – ”Düşman-düşmana konuşmalar” hiç de ender değildi; Vietkong aylar boyunca Kissinger ile görüşmelerde bulunmuştu ve El Salvador ya da Kolombiya’daki gerillalar bugün aynı tür barış görüşmelerini sürdürmektedirler.

1972 Eylülünde MLN örgüt olarak parçalanmış, üyeleri hapsedilmiş, ya da ülke dışına sürülmüştü. Askerlerin şehir gerillalarına karşı kazandıkları zafer ise ülkenin sorunlarını çözememişti. Ekonomik problemler daha da artmıştı. Geleneksel ihraç ürünlerinin azalması, dünya pazarında hammadde fiyatlarının düşmesi, petrol fiyatlarının artışı, bastırılan grevlerin yanı sıra polisin ve ordunun müdahaleleri devlet bütçesinin umutsuzca iflasına yol açmıştı.

Hükümetin katı kural ve baskıları muhalefet partileri olan – ve parlamentonun %60’ını oluşturan – Blanco’lar ile Frente Amplio’nun çalışmalarını engellemekteydi. US-Amerikan devlet bürosu Uruguay’da Şili’dekine benzer bir halk cephesinin kurulmasından korkmaktaydı. İdeolojik bir hükümet darbesinin hazırlanmakta olduğu kanısı yaygınlaşmaktaydı.

1973 Şubatında Savaş Güçleri halk içinde iki grup oluştuğunu fark etmişti. Bir başka deyişle Tupamaro bildirileri kabul edilmişti. Ekonomi suçlarına, burjuva politikacıların ahlaksızlığına ve bürokrasiye karşı savaş açılması, dış borçların ödenmemesi, geniş kapsamlı tarım reformu ve devletin yeni iş sahaları yaratması istenmekteydi.

Pek çok kişi bunlara kesin gözü ile bakmaktaydı ve generallerin vatanseverliklerinin çok yakında uluslararası sermayeye karşı harekete geçmesi bekleniyordu. KP basınındaki bir manşette ”Adalente Generales” (Generaller İleri!) denilmekteydi.

Haziran 1973’te – Şili’deki hükümet darbesinden birkaç hafta önce – seçimle gelen başkan Juan Maria Bordaberry parlamentoyu feshetmiş ve askeri sıkıyönetim ilan etmiştir. Sendikalar ve partiler yasaklanmıştır. Sendikalar birliği CNT genel grev çağrısında bulunmuş, ancak grev başarısız olmuş ve 15 gün sonra kırılmıştır. İşçiler panzerlere karşı direnememişlerdir.

Tüm muhalif politikacılar birer hedef tahtası durumuna gelmişler ve onbinlercesi haklarını kaybetmişlerdir. Üniversiteler polislerce işgal edilmiş ve basın özgürlüğü kaldırılmıştır. Şüpheli görülen memur ve öğretmenlere işten el çektirilmiştir: Siyasi tutukluların sayısı 50.000’e yükselmiştir. Uruguay ”Güney Amerika’nın İşkence Odası” haline gelmiştir.

”Libertad” (Türkçe karşılığı ile özgürlük) adlı beton yığını tüm kıtanın en kötü üne sahip hapishanesi haline gelmiştir. Bu kötü şöhretin en başta gelen sebebi tüm mahkumlara uygulanan beyin yıkama işlemleridir. Dokuz Tupamaro lideri ülkenin iç kesimlerine gönderilmiştir. Hayatta kalabilmeleri ülkede gerilla eylemlerinin son bulmasına bağımlıdır. Bu olayla ilgilenen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları komisyonu onları rejimin rehineleri olarak tanımlamıştır.

Yaklaşık 12 yıl boyunca birbirlerinden tamamen ayrı, izolasyon hapsinde tutulmuşlardır. Doktor, din adamı, avukat veya Kızıl Haç Örgütü üyelerinin onları görmesine izin verilmemiştir. Akrabaları kendilerini yalnızca cam arkasında görebilmiş ve telefon aracılığı ile konuşabilmişlerdir.

Askeri diktatörlüğün rehinelerinin serbest bırakıldığı gün çekilmiş bir fotoğraf.

***

Montevideo – 1985 sonları: Şehirde bir sinemada ”Görünmeyen Başkaldırı” isimli film oynatılmaktaydı. Filmin sonunda elli yaşlarında, beyaz saçlı bir adam seyircilerin arasından ayağa kalktı. Adı Julio Marenales’ti. Kendisinin, bu filme konu olan kişilerden biri olduğunu söyledi ve seyircilerle Tupamaroların o günkü eylemleri ve direnişleri hakkında konuşmaya başladı.

***

Uruguaylı askerler 1 Mart 1985’te yönetimi seçimle gelen sivil bir hükümete devrettiler. Bunun iki önemli nedeni vardı: generaller daha 1973 yılında devlet hazinesini iflastan kurtaracaklarına söz vermişlerdi, ancak ülke ekonomisi tamamen batmıştı. Halkın kişi başına düşen net geliri yarıya inmiş, enflasyon artmış ve işsizlik resmi rakamlara göre %16’ya yükselmişti.

Ayrıca Washington’daki büyük amcanın da bu küçük ülke için demokratik planları vardı. Seksenli yılların başında baskı rejimini yıpratma çalışmaları başladı. İnsanlar sokaklara dökülüp bağırarak protesto gösterileri düzenlediler ve muhalefet biçimlenmeye başladı. İnsanların korkusu geçmişti. Uruguay’da emperyalizm bir sarı sendika kurmayı asla başaramamıştı ve yerlerinde ya da şehrin aşağı kesimlerinde halk galeyana gelmekteydi. US devlet bürosu, halkı yatıştırmak için Savaş Güçlerini demokrasileştirme çalışmalarının gerekliliğine inandırdı. Generaller politikacı ve partilerle ilişki kurmanın yollarını arayıp bularak yasal bir hükümet kurulması için yol açtılar.

Uruguaylılar sokaklara dökülerek demokrasinin gelişini hızlandırdılar. 1984 Ocağında ülkede bir genel grev başlatıldı ve dört ay sonra tüm ülkede yarım milyon Uruguay’lı, askerlere karşı bir tencere konseri düzenlediler.

Tıpkı komşu ülke Arjantin’de olduğu gibi Urugay’da da tüm siyasi mahkumların affedilmesi amacı ile güçlü bir insan hakları hareketi oluşturuldu. Profesyonel politikacılar ise sadece düşünce suçluların affedilmesini ve affın Tupamarolar gibi eylemci suçlular için geçerli olmamasını istiyorlardı.

Sendikalar birliği, öğrenci dernekleri ve barolar birliği, sınırsız af istediğinde birleştiklerinde, politikacılar da pes ettiler. Her iki büyük parti de seçimi kazandıkları taktirde tüm siyasi tutukluların serbest bırakılacağına dair söz verdi.

Kasım 1984’teki genel seçimlerin sonucunda Colorado Partisi’nin başkan adayı Julio-Maria Sanguinnetti kazandı ve1 Mart 1985’te, yaklaşık 12 yıllık dikta rejimi sonunda askerler yönetimi sivillere bıraktılar.

Ondört gün sonra hapishane kapıları tüm siyasi tutuklular için açıldı. 10.000 insan bütün bir gece boyunca ”Libertad” hapishanesinin kapısında – hemen hepsi Tupamaro olan – mahkumları karşılamak için beklediler. Tatilden dönenler araç bulamadı. Taksi şöförleri Tupamaroları 50 kilometre uzaktaki başkente ücretsiz taşıdılar. O gün Montevideo Tupamaroların bayramını kutladı.

Tupamaroların ağırlıklı çoğunluğu yeni hükümet tarafından affedildi, bugün ”sabıkasız” olarak kabul edilmektedirler.

Haksızlığa uğramış, içlerinden bazıları artık hayatta olmayan 62 Tupamaro’nun yeniden mahkeme edilmesine karar verilmiştir. Hüküm giydikleri takdirde diktatörlerin kendilerine çektirdikleri her yıl, yeni verilecek olan cezanın üç yılına karşılık sayılacaktır. En ağır ceza 30 yıl olduğuna ve mahkumların çoğunluğu 13 yıl yatmış olduklarına göre kimse yeniden hapse girmeyecektir. MLN lideri Raul Sendic 1985 Kasımında sivil mahkemede ateş açma suçu ile yargılanmış ve 24 yıl hapse mahkum edilmiştir. Çekmiş olduğu ceza nedeni ile de serbest bırakılmıştır.

Tupamaroların en başta gelen sorunları iş bulmaktı. İşssizlik oranının %12 olduğu bir ülkede, hapisten yeni çıkmış bir gerillaya kim iş verirdi ki? Avrupa, Kanada veya Avustralya’daki dostların bağış ve yardımları da yetersizdi.

Bazı Tupamarolar sivil hükümetin yeni kanunlarından yararlanarak, eski rejimin politik nedenlerle son verdiği işlerine yeniden dönme hakkını kazandılar. Mümkün olduğu kadar az solcunun bu haktan yararlanması için de hapiste geçirdikleri süre çalışılmışçasına emeklilik süresine dahil edildi.

Ancak tek sorun ekonomik problemler değildi. Tupamaroların pek çoğu son 20 yılı yeraltında veya hapishanede geçirmişlerdi. Bu zaman süresince aileleri dağılmış, çocukları babasız büyümüş, veya – anneleri de hapiste olduğu için – akrabaların yanında yetişmişlerdi. Pek çok evlilik uzun tutukluluk süresi içinde sona ermişti, bir kısmı da serbest bırakılmalarından hemen sonra boşanma ile sonuçlandı.

İşkence, beyin yıkama ve kötü beslenme koşulları ardında izler bırakmıştı. Hemen hemen bütün eski mahkumlar fiziksel ve ruhsal açıdan hastaydılar. Buna yaşlılık sorunları da eklenmekteydi. İlk şehir gerillaları kuşağı artık ellili yaşların sonuna gelmişlerdi, gençlerse kırk yaşlarındaydılar. Bugün tamamen farklı, gençlerin dikta rejimi altında yetişmiş olduğu bir Uruguay ile karşı karşıyaydılar. Genç kuşak, Tupamaroları sadece tarihten ve sırlarla çevrili illegal kahramanlar olarak tanıyordu. Bugün ise insanlar bu kahramanlara gösterilerde veya genel yerlerde rastlayabiliyor, onlara dokunabiliyor ve soru sorabiliyorlardı.

***

Sendikalarda ve şehrin diğer kesimlerindeki gruplarda çalışmaya başladılar. Yeni seçilen merkez komitesindekilerin üçte biri aktif sendikacılardı ve bu, MLN’nin yeni bir boyutunu ortaya çıkardı.

Bunun yanısıra politik açıdan geri kalmış olan iç kesimlere de el attılar. Köy-köy dolaşarak, parklarda, ulusal içecekleri olan Mate çayının dağıtıldığı ve ”mateadas” olarak adlandırılan açık hava toplantıları düzenlediler. Hareketin eski önderleri, kürsü olmaksızın orada ayakta duruyor ve insanlarla konuşup, sorulara cevap veriyorlardı. Herkese açık olan bir mikrofon ile ”mateadas”larda güncel politik durum tartışılıyordu.

Montevideo, 26 Aralık 1985. Her yönden gelen yaklaşık 15.000 kişi: Çocuklu genç çiftler, emekliler, gençler; Tupamaroların ilk resmi oturumunda bulunmak için toplanmışlardı. Hareket merkezinin bulunduğu Cabolatti caddesinde bir platform inşa edilmiş, arkasında üzerinde ”T” harfi (Tupamarolar’ın baş harfi) bulunan dev bir bayrak asılmıştı. Deniz kenarında kitapçılar ve sosis satıcıları vardı. Aralarında komünist partininki de bulunan yüzlerce bayrak yaz akşamının hafif rüzgarı ile dalgalanıyordu. Televizyon gece haberlerinde bir özet yayınlanmış, yerel bir radyo istasyonu ise konuşmaları canlı olarak vermişti. Şehir gerillaları olarak dünya çağında üne kavuşmuş olan hareket liderleri, halkı ”MLN-Tupamarolar” diye haykırarak selamlamışlardı.

Hafta sonunda Montevideo’da hareketin tarihindeki üçüncü genel kongresi gerçekleşmişti – sonuncusu 17 yıl önceydi. Yaklaşık 1200 Tupamaro üç gün süre ile kapalı kapılar ardında örgütün geleceği hakkında konuşmuşlardı. Tupamaroların gelecekte yasal bir çerçeveye oturtulması için de oy birliği ile bu kongre kararını almışlardı.

Harekatin önderlerinden Julio Marenales bu buluşmanın sonuçlarını şöyle açıklamıştı:

”İyi eylemler gerçekleştirdik, ancak pek çok hatamızda oldu. Örneğin: Tek savaşma şekli olarak silahlı savaşa çok fazla ağırlık verdik. Bir başka örnek: Halk içinde gelişmekte olan örgütlerle yeterince ilgilenemedik. Başka hatalarımız da oldu, bunları tekrarlamamak için nedenlerini araştırıp bulacağız.

Gelecekte uygulayacağımız strateji hakkında tartıştık ve bu amaçla eylemlerimizin yasal çerçeve içinde yürütüleceğini açıkça ortaya koymak istiyoruz.”

Kongrenin sonucunda yeni programlarını da açıkladılar: ”Toprak ve fakirliğe karşı eylem planı”. Bu programda başka şeylerin yanısıra dış borçların ödenmemesi, bankaların ve 2.500 hektardan daha büyük kişisel arazilerin devletleştirilmesi isteniyordu. 33 üyesinin toplam 412 yıl hapis yattığı yeni bir Merkez Komitesi seçtiler. Merkez Komitesi’nin üyeleri Raul Sendic, Eleuterio Fernendez Huidobro, Julio Marenales ve diğerleriydi. Merkez Komite safları arasından dokuz kişilik bir hareket uygulama komitesi seçerek isimlerini basına açıkladı: Alba Antunez, Jorge Balmalli, David Campora, Mario de Leon, Leon Duter, Jose Mujica, Diego Picardo, Washington Rodriguez Beletti ve Luis Rosadilla.

Kongrede legal olarak çalışmaları gerektiği oy birliği ile kabul edilmişti. İnsan, sosyalist bir toplum kurmak için güce erişmeliydi. Ne var ki güç, yalnızca silahlı savaş sonucunda elde edilebiliyordu. Seçim benzeri barışçı yollarla sosyalizme geçişi ummak, tarihteki tüm tecrübelerin de gösterdiği gibi olanaksızdı. MLN’nin tek hamlede ve temelli olarak silahlı savaştan vazgeçmemesi, sol ittifakı olan Frente Amplio’nun baş yenilgi nedeniydi.

Pek çok Tupamaro bu kongrede hareketin geçmişi ve hataları hakkında geniş kapsamlı konuşmaların yapılacağını ummuşlardı. 1972’de onları yıkıma götüren nedenler henüz açıklığa kavuşturulamamıştı. Bunun nedeni düşmanın çok güçlü olması mıydı, yoksa MLN stratejik ve ideolojik olarak yanılmış mıydı? Foko teorisi Latin Amerika için hala geçerli miydi? Silahlı bir grup eylemci, devrimci harekete gerçekten öncülük edebilir miydi?

Grup içinde, çekirdeğini silahlı savaşın oluşturduğu Fokoculuğun değeri biraz fazlaca önemsenmiş bir yöntem olduğu kanısı yaygındı ve bunun yerine kitlesel olarak örgütlenmiş bir sınıf savaşının yürütülmesinin daha doğru olacağına inanılıyordu. Bu görüşlere göre silahlı Foko eylemleri sadece -bir anlamda düşmanın ne kadar kolay yaralanabildiğini göstermek için- propaganda açısından yararlı olabilirdi.

Ancak, umulan itiraflar, ya da beyanlar yapılmadı. Bu buluşmada geçmişin hataları hakkında konuşulmadı. Konunun bir komisyona aktarılması ve onların bir sonraki kongreye kadar geniş kapsamlı bir özeleştiri hazırlamasına karar verildi.

Bu komisyonun tartışmaları  sırasında, MLN Uygulama Komitesi üyesi Eduardo Leon şu açıklamayı yapmıştır:

”1972 yılında neden yenildiğimiz sorusunun cevaplarından biri, silahlı eylem bilinci ve örgütün, Foko teorisinin tek yönlü kullanımıdır. Bu, o zamanlar tüm Latin Amerika’da yaygın olarak benimsenen bir teoriydi. Bu yöntem, başlangıç aşamasında olumlu sonuçlar vermesine karşın, halkın savaşa yeterince katılabilmesini önlemekteydi. Bugün herkesin birleştiği görüş ise, bunun bir kitle hareketi olması gerektiğidir. Bir başka deyişle; devrimi halk kitlesi yapacaktır.

Başlangıçta parolamız ”Eylemler birleştirir, sözcükler ayırır”dı. Bu, MLN’nin bir araya topladığı farklı akımları belirtmekteydi, insanların ortak düşünceleri şuydu: Savaşmak isteğimizde kararlıyız, gücü nasıl kullanacağımız sorunu ise bekleyebilir. Ve bu, o zamanlar geçerli, doğru bir parola, geleneksel sola verilmiş bir cevaptı. Ne var ki, bu parola gelecekte artık bizler için doğruluğunu kaybetmiştir. Çünkü devrimin pratikteki sonuçlarını etkileyecek olan teorik sorulara, hepsinden önce yönetim sorununa, kitlelerin katılımına ve sınıf savaşı, ya da sınıf savaşını yürütecek olanların kimler olduğu sorularına cevap verememektedir. Teorik çalışmaların o zamanlar gerçekleştirilmesi çok zordu; yeraltı örgütlerinin öncelikle somut problemleri çözmeleri gerekiyordu.

Bazıları bizim en başta gelen hatamızın ideolojik olduğu kanısındalar; işçi sınıfını Marksist-Leninist düşünceler doğrultusunda yeterince bilinçlendiremediğimizi öne sürüyorlar. Bir başka grup ise yenilgimizin ideolojik nedenlerden değil, 1969’dan beri uyguladığımız stratejiden kaynaklandığını söylemektedirler. Bu açıkça karşıt görüşler, zaman içinde tartışılarak olabildiğince tek noktada birleştirilmeye çalışılacak ve nasıl olupta yanlış bir strateji uyguladığımız sorusuna cevap bulunacaktır. Stratejik hataların, bizleri yıkıma sürükleyen hatalar olduklarına ve bunların köklerinde ideolojik eksikliklerimize dek uzandıklarına inanıyorum.

Kişisel inancıma göre örgüt, başlangıçta önemli ideolojik temellere sahipti. İdare ve güç sorunlarını ortaya koymuş ve yolunu belirlemişti: Silahlı savaş. Bu seçim, tarihi deneyimlere dayanıyordu; kurucuların çoğu sınıf savaşından, sendikal mücadelelerden veya sol kanattan gelmişlerdi. Ancak bunun daha da geliştirilmesi gerekiyordu ve bugün eksikliklerimizi tamamlamamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun için o günkü durumu tam anlamı ile analiz etmemiz gereklidir. Bir ideoloji durağan değildir. İnsan onu her zaman geçerli olacak şekilde bir tanım ile ifade edemez; aksine, gerçek; sınıf savaşına göre düzenlenmelidir. Bugün yerine getirmemiz gereken görev budur. Halk savaşının gerçeklerini araştırarak devrim yapmanın doğru yöntemini bulmalıyız.”

Not

Makale, Belge Yayınlarından çıkan ”Ateşi Tutmak – Bir Tupamaro Geçmişe Bakıyor” kitabından alınmıştır.