Hiç Bitmeyen Bir Umut: Filipinler Gerilla Hareketi – 1

“Uzun yürüyüşler kısaltır ömrünü zulmün.” / Filipin Atasözü

Halklar, mahkemeler gibi yargılamazlar: Hüküm dağıtmazlar, şimşekler gönderirler. Kralları lanetlemezler, sadece boşluğa geri fırlatırlar ve bu adalet, mahkemelerin adaletinden daha değerlidir.” / Robespierre

Lupang Hinirag: “Seçilmiş Ülke”

Resmi adı “Filipinler Cumhuriyeti” olan ülkenin tarih içerisindeki lakabı ve ulusal marşının adı…

7 binden fazla adacıktan oluşan Filipinler, coğrafi olarak Japonya’ya benzerken doğal zenginlikleri ile de dikkatleri çekiyor: 100 milyona ulaşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık 12. ülkesi konumundaki Güneydoğu Asya’nın gözbebeği; biyolojik çeşitlilik açısından ise gezegenin en önde gelen ülkelerinden biri olarak kabul ediliyor.

70 bin yıllık bir demografik geçmişinin olduğu tahmin edilen “Adalar Denizi”nin, tarih sahnesindeki belirginliği ise 1521’de Portekizli kâşif Ferdinand Magellan’ın ülkeyi keşfi ile başlamıştır.

Filipinler’in keşfi ile İspanyol sömürgesi haline gelmesi, bu toprakları bir tür “doğuştan koloni” haline getirmiştir. İşgalin başlamasıyla direniş tarihinin start alması da doğal olarak eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir: 16. yüzyılın başında Magellan’ın Filipinler’e varmasından bu yana bu topraklar, yabancı işgallere ve feodal asalaklara karşı bir direniş patikası olmuştur.

300 yıldan fazla süren İspanyol işgali boyunca 200’e yakın ulusal isyan…

1898’de Filipinler için İspanya ve ABD arasında bir düello vardır: Savaşı ABD’nin kazanması halkların bağımsızlık konusundaki tavrını değiştirmez ve 1899-1913 yılları arasında ABD’ye karşı bağımsızlık savaşı verilir. Bu ayaklanmalarda ise yaklaşık 1,5 milyon Filipinli katledilir. (Ülke nüfusunun % 20’si).

Filipinler tarihinde soykırım” olarak anılan bu sürecin ardından, toplumun tarihsel belleğinde ABD’ye karşı tarifsiz bir husumet kodlanmıştır.

2.Dünya Savaşının patlak vermesiyle ülkenin yeni işgalcisi Asya’nın ağır abisi olan Japonya olmuştur. Japon işgali ve sonrasında işgalin meşrulaştırıcısı olan yerel otoriteye karşı toplumun konumlanışı, Filipinler tarihinde yeni bir direniş çizgisinin de başlangıcı olacaktır: Gerilla Savaşı

1940’ın başlarındaki bu pratik, dünya gerilla tarihinin en uzun soluklu mücadelesinin ilk kilometre taşlarını oluşturmuştur.

Biz, bu yazımızda dünya tarihinin -neredeyse aralıksız süren- en uzun gerilla savaşına iki açıdan ve iki bölüm halinde bakmayı deneyeceğiz.

Birinci bölümde gerilla mücadelesinin başlangıcı kabul edilen Hukbalahap İsyanı’nın tarihçesine; savaşa bir militan olarak katılan ABD’li Pomeroy’un anı-romanı üzerinden projeksiyon tutacağız.

İkinci bölümde ise Hukbalahap’ın ardılı olan Filipin Komünist Partisi (1968) ve onun silahlı kanadı olan Yeni Halk Ordusu’nun “yakın-modern zamanlardaki” seyrini özetleyip direnişin hali hazırdaki durumuna göz atacağız.

 İlk Örgütlü Gerilla Hareketi ve Huk İsyanı

“Huk İsyanı”, üç büyük ada üzerine kurulu olan Filipinler’in Luzon adasında komünist militanların öncülüğünde gerçekleştirilen köylü ayaklanmalarına verilen genel isimdir. Hareket’in lokomotifi olan yapının esas kurulma amacı ise Japon İşgali’ne karşı verilecek olan cevapta saklıdır: 1942

O yüzdendir ki orijinal adını: “Hukbong Bayan Laban sa Hapon” sözcüklerinden oluşan bir kısaltmadan alır: “Anti-Japonya Halk Ordusu”

Filipinliler, diğer Güneydoğu Asya halklarının aksine Japon işgaline karşı güçlü bir direniş ortaya koymuştur. 1942’de ülkenin Japonlar’ın eline geçmesinden sonra, işgal dönemi boyunca gerilla savaşı sürmüştür. Sağlam bir örgütsel yapısı olan Hukbalahap, binlerce Japon askerini öldürmüş ve Japonlarla iş birliği yapan varlıklı Filipinliler’e karşı da saldırılar düzenlemiştir. Örgüt, savaşın sonunda Luzon’un orta kesimindeki büyük toprakların çoğuna el koymuştu. (Burada 20.yüzyılın ilk özyönetim pratiğinden izler görürüz.) Huklar bölgesel bir yönetim kurarak vergi toplamaya ve kendi yasalarını uygulamaya başlarken savaştan sonra ülkeye yeniden egemen olan ABD, Huklar’dan ötürü oldukça tedirgindi. Silahların teslim edilmesi sorunu yüzünden Huklarla Filipinler yönetimi arasındaki gerilim de bu dönemde giderek arttı. Yaklaşık 500 bin silaha sahip olduğu tahmin edilen Huklar, “oligarşi” olarak kabul ettikleri yönetime silahlarını teslim etmek istemiyorlardı. Gerginliğin bir türlü sona ermemesi ve ABD tacizleri stabil durumdaki gerilla mücadelesini yeniden aktif hale getirmeye mecbur bıraktı örgütü.

Yazımızın merkezinde yer alacak olan Pomeroy’un kitabı işte tam da bu döneme; Hukbalahap örgütünün ABD işbirlikçisi oligarşiye karşı yürüttüğü gerilla savaşına yoğunlaşıyor ve 1950-1952 yılları arasındaki çatışmaların en yoğun ve kritik dönemini bir militanın perspektifinden gözler önüne seriyor.

Peki ama kimdir Pomeroy ve direniş hareketiyle nasıl tanışmıştır?

William J. Pomeroy ve Gerilla Hareketine Katılma Öyküsü

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya işgaline karşı savaşan iki Filipinli direnişçi.

1916 New York doğumlu olan Pomeroy, 2.Dünya Savaşı sırasında Filipinler’e gönderilen Birleşik Devletler’e ait askeri birliktedir. Bu dönemde Japonya’ya karşı savaşan Huklar ile (gerilla örgütünün amacı) tanışmıştır. “Yurtseverler” in Naziler’e karşı savaşan Fransızlar’dan pek farkı olmadığını anlayan Pomeroy, Savaşın bitimiyle “aklının ve yüreğinin kaldığı” Filipinler’e okumak üzere döner ve üniversitede Celia Marino ile tanışır ve kısa bir süre sonra evlenirler. Mutlu ve tasasız “iki altın yıl” geçirirler. Ancak ikilinin hayatları 1950 yılında değişmeye başlar. Amerikan hükümetinin desteklediği gerici-feodal iktidarın baskısına karşı özgürlük mücadelesini sürdürebilmek için dağlara çıkan Huklar, her yandan gönüllü savaşçılar arar: Zira, Japon işgali sona erdirilmiş; ancak yeni sömürgecilik, ABD gölgesinde ülkeyi esir almaya başlamıştır. Pomeroy ve eşi bu özgürlük mücadelesine katılma kararı alırlar: Mesken dağlar, umut gerilladır artık.

Bir Amerikalının örgütte yer alması özellikle ilk günlerde elbette gerillalar tarafından yadırganmıştır ve yazar eserinde de yer yer bu “garipsemelere” dikkat çeker:

       “Kampta varlığımı tamamen kabul etmeyen, bütün Amerikalılara şüpheyle bakan, burada bulunmamı sadece nezaketen hoş görenler var. Adamlardan biri Amerikalılardan o kadar çok nefret ediyor ki, kulübesine ne zaman girsem tabancasını çekiyor. Kızmıyorum; anlıyorum. Bu insanların yoldaşlığını, sadece kendilerinden yana davranışlarımla kazanabileceğimi biliyorum.” (Syf:43)

Öyle de olur: Pomeroy; samimiyeti, savaşçılığı, zekâsı, dağda verdiği siyaset ve tarih dersleri ile gerillanın hem yoldaşı hem öğretmeni olur.

Dağda Huklar ile geçen uzun ve çileli iki mücadele dolu yıl…1952’de eşiyle birlikte tutsak düşüp müebbet hapis cezası alırlar ve 10 yıllık hapisten sonra affedilirler: Pomeroy, sınır dışı edilirken eşi Celia’nın ülkeden çıkması yasaklanır. Pomeroy Amerika’ya dönünce Orman-Hukbalahap kitabını kalem alır ve karısının bırakılması için mücadele eder. Bu sayede ciddi bir kamuoyu baskısı oluşturur: Sonunda başarılı da olur.

1969’da Türkçe’ye çevrilen “Gerilla ve Marksizm” isimli önemli bir kitabı daha bulunan Pomeroy, 2009’da vefat etmiştir.

https://issuu.com/snowmannmuratssn/docs/gerilla

 Kitaba İlişkin

Pomeroy’un Huklarla ilgili çalışmasının teorik-kuramsal bir boyutu olmadığı gibi kronolojik bir olay-döküm yönü de yok. Kitap içeriğinin/kurgusunun edebi tür olarak ise “anı-roman” tarzına göz kırptığı aşikâr. Biz de eserin otobiyografik yönlerini minimalize ederek, asıl konuya odaklanmak adına, anlatının içerisinden 10 “önemli” konu başlığı belirledik.

1 – Huklara Dair

Huk Hareketinin liderlerinden Luis Taruc (gazete okuyan kişi) ve gerilla birliği.

Romanın hemen başında Huk Hareketinin ne olduğundan ne için devrim fikrini ve gerilla yöntemini benimsediğinden, sömürgeci devletlerin fantazilerinden ve örgütlenmiş bir halkın ülke-toplum için ifade ettiği anlamlardan bahseden bölümlere rastlıyoruz:

     “Huklar… Adları Filipinler’deki toprak ağalarında, Washington’daki birçok kişide dehşet yaratan Filipin gerilla savaşçıları. Ülkenin iç bölgelerindeki ovalardan, toprak ağalarının halkı yıldırmak için özel ordular kurdukları bölgelerden geliyorlar. Amaçları ekmek, toprak ve özgürlük sloganlarını yaymak: H.M.N. Hukbong Mapagpalayang Bayan. Ulusal Kurtuluş Ordusu.” (Syf: 10)

      “Bu devrim hareketi bir strateji ve taktik savaşı…Amaç sadece öldürmek ve yıkmak değil; aksine yeni şeyler yaratmak, bu uğurda akıtılan kan da ana rahmindeki bebeğe can veren kan gibi.” (Syf: 67)

Filipinler’de uzun tartışmalardan sonra “liderler kurulu” devrim hareketi/gerilla savaşı için uygun bir ortamın gelişmiş olduğuna karar vermişler. Devrim için uygun ortamın bilimsel tarifi şöyle yapılmış:

     “Yönetici güçler ülkeyi yönetememektedir. Halk, mevcut yönetimi meşru görmüyor artık. Hile, şiddet, usulsüzlükten ibaret bir yönetsel yapıya güvenmeyen halk, silaha sarılmaya hazır.” (Syf: 67)

Hedef ise net bir şekilde ortaya konuluyor:

      “Asıl düşman emperyalistler, onların işbirlikçileri ve emperyalistlerle yakın ilişkilerden fayda sağlayan kompradorlar.” (Syf: 67)

    Yeniden aktif hale geçen gerilla mücadelesine karşı işbirlikçi hükümet ise kendinden emindir ve küçültücü ifadelerle ayaklanmayı kriminalize etmeye çalışır:

“Örgütlenmiş devrimci bir hareketin doğduğu yerde sömürgeciliğin sonu er geç fiyasko olacaktır. Başkan Roxas Hukları 60 günde yok edeceği sözünü vermişti Amerika’ya: Hani nerede: Bunları söyleyeli dört yıl oldu ve şu anda halk ordusu hükümetin besleme askerlerine koyacak bir güç halini aldı.” (Syf:17-18)

2 – Halk Ordusunun Teknik Gücü, Silah Envanteri, Manevra Kabiliyeti

     Pomeroy, içinde bulunduğu gerilla birliğinin silah envanteri hakkında bazı bilgiler paylaşırken bazen düşmanın kapasitesiyle karşılaştırmalar yapar bazen de gerillanın stratejik hamleleri ve manevra kabiliyeti hakkında çıkarımlarda bulunur. İşte o fragmanlardan bazıları:

      “Huk silahları küçük silah kategorisinden. En ağırı ve az bulunanı Browning otomatik tüfek. Bu kampta on tane filan vardır Browning. Düşmandan birkaç makinalı tüfek de ele geçirildi. El bombası kimse de yok, kimse de kullanmasını bilmez zaten. Topumuz yok. Hukların pek azı ömründe top görmüştür. Düşman top atışıyla hücuma geçtiği zaman hiç kimse nasıl bir silahla bize ateş edildiğini bilmiyor. Bazukanın yalnız adı var. Vietnam’da olduğu gibi yollara çukurlar kazarak düşmanın yollarda ilerlemesine engel olmak bile düşünülmüyor. Askeri ve ekonomik sabotajlar ne denenmiş ne akla gelmiş.

    Bütün olumsuz şartlar; yıllarca süren baskılar ezememiş bu hareketi. Teknik yönden en ileri ve en modern silahlara sahip Amerika’dan aldıkları askeri-lojistik yardıma rağmen koskoca Filipin ordusu başa çıkamıyor isyancılarla.

     Nesi var Hukların!

     Cesaretleri ve ümitleri var: Cesaret teknikten iyidir!

     Bugün bir avuç gerilla değilsiniz, bir ulussunuz!

     Cesaretinizle binlerce yüzbinlerce kişiyi yanınıza çekeceksiniz; çünkü fikirlerinizin görülmez silahıyla donatılmışsınız: İlerleyelim ve bu silahı halkımızı kıskıvrak bağlayan sömürge bağlarından kurtarmak için kullanalım.” (Syf:51-156-157)

3 – Direnişte Dağların ve Ormanların İşlevi

Filipin tarihinde İspanyollara, Amerikalılara, Japonlara karşı 200’den fazla ayaklanma olmuş, bunların çoğunda ormanlara sığınılmıştır.

Eserin genelinde ormana/dağlara ilişkin tasvirlerde bu mekânlara olumlu birer bakış açısı hâkimdir. Yazar ülkenin çetin coğrafi şartlarına, zorlu doğa koşullarına da değinmeyi ihmal etmez: Bu sekanslarda gerillaya bağrını açan, kanat geren dağlar ve ormanlar; yeri gelir bir rakip yeri gelir düşmanla mücadelede bir satranç tahtasına benzetilir:

     “Dağ ormanları Filipinler’in özgürlük isteklerine daima sığınak olmuştur: Aşağılarda baskı sürüp giderken yüksek ormanlar saldırıya uğrayanların sığınağı olmuştur. Bu uçsuz bucaksız ormanlar şimdiye kadar nelere tanık oldu, Filipinliler buraya içlerinde daima bulunan haysiyet ve özgürlük isteklerine yeni bir güç kazandırmak için geldiler. Orman daima yenikliklerin yaşadığı bir yer oldu.” (Syf:13-14)

     “Günlerdir süren yağmur, sel…Orman, dost mu yoksa düşman mı şimdi? Bizi gizliyor o yüzden elbette dost; ama yiyecek vermiyor bu zor durumda, gideceğimiz yeri göstermiyor, acı çekmemizi engelleyemiyor. Kayıtsız bize.”  (Syf:109)

     “Sürekli yer değiştiriyoruz ormanda. Düşman boş kamplarda cirit atabiliyor ancak. Hep, bir hamle öndeyiz. Bir satranç tahtasındayız. Kıstırılacağımızı anladığımız an başka bir yere geçiyoruz!” (Syf:78)

4 – Kamplarda Günlük Yaşam ve Temel Kurallar

Anı-romanın kasvetli, ağır atmosferini biraz olsun dağıtan ve okuyucuya ilginç enstantaneler sunan bölümleri ise; militanların günlük yaşamına, kampın sıkı kurallarına ve kadın-erkek eşitliğine değinilen anekdotlar olsa gerek:

      “Kamptaki cezalar yalnız eleştirel değil; görevden alma, silahına el koyma, ağır işlerde çalıştırılma… Huklar arasında en ağır ceza gören suçlardan biri ise yolsuzluk: Hareket’in parasının, halkın parasının yolsuz kullanılması. Savaştığımız hükümetin, halkın parasını har vurup harman savurmasına benzeyen bu suçun affı yok: Ölüm!

     Yeni toplumda yozlaşmalara yer yok.

     Kampta günlük yaşamda ve sonrasında etkileri kötü olabilecek her şey yasak. İçki içmek yasak. Burada alkollü tek bir içkiye rastlamadım bugüne kadar.

    Köylerdeki halka kötü davranılması, hırsızlık, yağma, tecavüz ölümle cezalandırılıyor.

    Sorumluluk duygusu her şeyin önünde tutuluyor.

    Hareketin mottosu: Yozlaşmaya, monarşiye karşı kuru kuruya protesto hareketleri yapmak yeterli değil; eski toplumun bütün çürümüş değerleri yok edilmeli, yeni kurulacak toplumun değer ölçüleri canlı örneklerle halkın gözü önüne serilmeli.” (Syf:137-138)

“ Evlenmek isteyen olursa bir Huk evliliği yapabilir. Herhangi bir Huk lideri evlendirme töreni yapabilir. Ormanda evlendirme törenleri oldukça hareketli ve eğlenceli oluyor.” (Syf:140)

     “Filipinler’de bulunduğum süre içinde en çok ilgimi çeken Filipinli kadınlar oldu. Çünkü iki ağır baskının altında ezilmişler. Ulusça özgür olamadıkları gibi kadın olarak da çeşitli baskılar altındalar…Kamplarımızda kadın-erkek eşit. Kadınlar da kişiliklerini geliştirebilme olanaklarını bulabiliyor. Ülkelerine sadece çocuk yetiştirmekle kalmıyor, başka katkılarda da bulunabiliyorlar. Hukların arasında tek bir evin, tek bir erkeğin hizmetinde değil, bütün ulusun yararına çalışıyorlar.” (Syf:144-145)

5 – Eş Zamanlı Baskınlar ve “Kamulaştırma” Deneyimi

Hukların faaliyet yürüttüğü Luzon adasının birçok kasabasında eş zamanlı olarak gerçekleştirdiği baskınlar, özellikle de Santa Cruz baskını, o döneme damgasını vurmuştur. Bu sansasyonel hamlenin eserde de izdüşümlerini görmek mümkün. Baskın esnasında Hukların hayata geçirdiği bir başka özgün deneyim ise dünyanın farklı coğrafyalarındaki direniş hareketlerine de esin kaynağı olmuştur. Örneklerine daha sonra Güney Amerika’da 60’lı yılların Uruguay’ında —kent gerillası Tupamarolar’da— ve 70’li yıllardaki Türkiye devrimci hareketinde rastlayacağımız “kamulaştırma”; yani yağmanın engellenip halka ihtiyaç maddeleri dağıtılması eylemi:

     “Santa Cruz’un hikayesi…Nerden çıktıkları bir türlü anlaşılamayan binlerce Huk’un sadece Santa Cruz’da değil Luzon’daki öteki şehir ve askeri birliklere eş zamanlı saldırmaları…En destansı olanı Santa Cruz: İki gruba ayrılmış 400 Huk, kentin doğusunda ve batısında gizlenip, kararlaştırılan saatin gelmesini bekliyorlar ve kamyonlara doluşup aynı anda Santa Cruz’a giriyorlar. Şehrin meydanına geliyor kamyonlar; silahlı militanlar iniyorlar ve polis karargâhı kuşatılıyor. Karargâhta tam bir kargaşalık hakim. Subaylardan, polislerden bazıları odalarında yakalanıp cezalandırılıyor, bazıları bataklıklara kaçıp çamurlara gömülüp ölüyorlar.”

     “ Delice bir savaş başlıyor. Bütün öteki yerler alınmış. Hapishanedeki Huklar çıkarılıyor;  düşmana bilgi verenlere hadleri bildiriliyor. Banka çalışanları evlerinden alınıp kasalar açtırılıyor. Hükümet binaları ve askeri binalar yakılıyor. Halk sokaklara fırlıyor, Hukları kucaklayıp yemekler ikram ediliyor. Örgütün buradaki ajanlarınca yapılan listeye göre Hareket’e karşı olanların dükkanları açılıp mallarına el konuluyor; dağlara götürülmek üzere kamyonlara dolduruluyor temel ihtiyaç maddeleri. Halk da yardım ediyor. Öteki dükkanların yağmalanması militanlar tarafından engellenirken bölge halkına da ihtiyaçları oranında mallar dağıtılıyor. Pazar yerinde, meydanlarda broşürler dağıtıyoruz; konuşmalar yapıyoruz halka: Bundan sonra da mücadelemize destek vermeleri için!”

     “ Kasabanın bu şekilde gerillalar tarafından ele geçirilmesi çok ilkelce gelişigüzel gibi görünebilir; ama bir iç savaşta daha iyisini öğreninceye kadar ancak böyle savaşabilir halk.” (Syf: 65-66)

6 – ABD’nin Sömürgeci Kodları ve Direnen Halklara Tavrı

Yirmili yaşlarının başında bir dönem ABD ordusunda “savaş robotuyken” bir özgürlük savaşçısına dönüşen yazarın, savaşın en çetin anlarında ülkesinin sömürgeci genetiğine ve direnen halklara karşı takındığı tavra yönelik göndermeleri çok şeyi özetliyor:

     “50 yıl önce Filipin tarlalarında yatan isyancıları düşünüyorum. Şu anda Kore’de pirinç tarlalarında darmadağınık yatan ölülere benzemiyorlar mı? 50 yıldır değişen hiçbir şey yok. Amerikan silahları hâlâ Asya’da işliyor…Ülkemin hükümeti, İspanya halkı faşizme karşı savaşırken silahlarını esirgemişti. Bugüne kadar sömürgeciye karşı savaşan tek bir ülkeye bir tek mermi bile gönderilmemiştir. Kurtuluş savaşlarını bastırmak için çalışanlara ise tonlarca silah gönderilmiştir.” (Syf:51-52)

     “Filipinlilerin tarihsel nefretini kazanmış, prestij kaybetmiş beceriksiz Amerikan birlikleri halka karşı kullanılmayacak bu kez. Filipin ordusu savaşa sokuluyor. Yunanistan’dan, Kore’den gelen; emperyalizmin halk hareketlerini bastırmada tecrübe sahibi Amerikan askeri uzmanları düzenliyor, eğitiyor ve yönlendiriyor sömürgeci orduyu.” (Syf:89)

7 – Büyük Operasyon, “Sabre Harekatı” ve Dağda Konferans

1950 yılında ABD destekli Filipin ordusu, Huk gerillalarının özgürleştirmeye çalıştığı Luzon adasındaki bütün yerleşim yerlerine—ve ormanlarına—geniş çaplı bir saldırı başlatır. Kuşatmada örgüt büyük kayıplar verir: Lider kadrosunu, ana organlarını, sekreterliğinin büyük kısmını kaybeder. Bu ölümcül hamleye 1 yıl sonra yeniden toparlanma ve atılım amaçlı bir cevap verilir: “Dağda Konferans”. Ordunun karşılığı ise o yıllarda dünya kamuoyunun da gündemine gelen büyük “Sabre Harekatı”dır. Harekatın ve gerillanın dağdaki konferansının aynı günlere denk gelmesi kitapta çarpıcı cümlelerle aktarılır:

      “1950 Ekim Baskını… Dağılma noktasına gelen örgüt… Diriliş zamanı: Başkent Manila’ya yeni bir şehir komitesi gönderiliyor. Kuzeyde Santa Maria kasabasının arkasındaki ormana yeni bir askeri okul kurulacak. Genç, yetenekli Huklar toplanıp ileride kurulacak düzenli halk ordusunun subayları olarak yetiştirilecekler.” (Syf:133-134)

      “1951… Filipin ordusunun bugüne kadar giriştiği en büyük askeri harekat. ”Büyük Sabre Harekatı” bu:54 bin asker tarlalara, ormanlara, bataklıklara yayılıyor; bütün hava kuvvetleri de gerektiğinde ölüm kusmaya hazır. En büyük kuvvetleriyle vuruyorlar bize; geri çekilmemize engel olmak için bütün yollar tutulmuş. Hareket’in bütün lider kadrosunu çantada keklik sanıyorlar. Aynı anda örgütün diriliş konferansı ateş çemberinde devam ettiriliyor.” (Syf:129)

“Bir ay konferans ve harekat yan yana sürüyor; öyle anlar oluyor ki, düşmandan bir silah atımı uzaklıkta oluyoruz. Tartışmalarımızın daha verimli, anlamlı olmasını sağlıyor bu durum.”  (Syf:131)

8 – “Halktan Doğanlar”… Kurtuluşa Adanmış Hayatlar: “Lava Kardeşler”

Filipin ulusal hareketlerinin kalbi Bulkan Bölgesi’nde küçük bir toprak sahibinin 5 oğlu: Lava Kardeşler. Ulusal kurtuluş hareketinin lider kadrosunda kilit rol oynayan kardeşlerin örgüt tarihindeki yerine yapılan vurgu, kitabın adeta vefa bölümünü oluşturuyor:

Lava kardeşlerin en küçüğü Jesus Lava ulusal kurtuluş hareketinin çok önemli safhalarında liderlik yapmış, biraderlerden en küçüğü. En büyük kardeş Vicente Lava bir bilim adamıymış. Japon işgali sırasında Huklara liderlik yapmış. Ortanca kardeş Jose Lava hukukçu ve banka müfettişi. Hareketin önde gelen liderlerinden olmuş. Eşim ve ben başkentte Jose ile çalışıyorduk. Direnişe yararlı olmak için dağlara çıkmamızı teklif eden de oydu. Jose’ye saygım ve dürüstlüğüne güvenim tamdı; bu yüzden çağrısını derhal kabul etmiştik. Ekim baskınları sırasında Jose tutsak düşünce yerini Jesse aldı hemen…Öteki iki kardeş aktif olarak örgüte dahil değiller; ancak aydınlar arasında prensipleri ve yurtseverlikleriyle çok saygın yerleri var: Horaşio Lava iktisatçı; Fransisko Lava hukukçu.” (Syf:102)

9 – Harekette Gerileme ve Çözülme

     Yoğunlaşan hava saldırıları, ormanın eteklerine sürekli sayısı artan baskınlar, hava koşulları, açlık, çözülmeler… 1952’nin sonları “Huk Cephesi” için kırılma zamanlarıdır:

      “1946’dan beri Huklar savunmadaydılar: Yıllarca baskı çemberinden kurtulmak için savaşmışlardı. Aylar önce bir ara beklediğimiz zamanın geldiğini sandık, biz hücuma geçmek istedik; ama bugün koşullar demir bir perde gibi sarıyor bizi her yandan…Militanlarımız ölüyor yavaş yavaş…Geri çekilebileceğimiz alanlar oldukça sınırlı…Haritaya bakıp yeni özgürlük alanları belirlemeye çalışıyoruz. Artık zaferi değil;hareketi yaşatabilmeyi düşünüyoruz!” (Syf:166)

10 – “Uzun Yürüyüş” Sürecek. Sürmeli!

     Kitabın son bölümü, yaşanılan sürecin ve mücadelenin geldiği eşiğin betimlemesidir: Umudun diri tutulması, zaferlerle taçlandırılacak yarınların özlemi her satıra sinmiştir:

“Her ne olursa olsun adadan ayrılmayacağız…Bugünün tarihini hatırlıyor heyecanlanıyorum birden: Rus devriminin yıl dönümü. Birer devrimci olarak bütün halk hareketleriyle bir bağ vardır aramızda. Yağmur altında kurtuluş marşımızı söylüyoruz; sonra da bir anma töreni…”

“Bugünü, ulusal kurtuluş savaşı yapan bütün sömürgeler için taşıdığı önemi düşünerek kutluyoruz: Rus halkı da bir zamanlar ülkelerini kuşatan ve işgal eden emperyalist kuvvetlerin; kuklaların baskısı altında açlık çekmiş her türlü fedakarlığa katlanmıştır. Çin’de, kurtuluş ordusunun 22 yıl süren uzun yürüyüşünü hatırlıyoruz. Bu da bizim uzun yürüyüşümüz. Bir denemeden geçiyoruz. Belirli bir süre dayanın yoldaşlar. Halkımızın asırlardır çektikleri yanında birkaç haftalık güçlük nedir ki? Elbet bütün dünyaya Filipin halkının bu denemeyi başarıyla atlatabilecek, zafer kazanabilecek azme, güce ve dayanıklılığa sahip olduğunu ispat edeceğiz!

     Sendeleyerek düşe kalka yola devam edeceğiz. Ölüm denen şeyin varlığını kabul etmiyoruz. Düşüyoruz, ölmüyoruz, direniyoruz. Nasıl ölebiliriz? Biz haklıyız ve karşısında savaştığımız her şey bozuk. Hayat anlayışımızın, yaşamak için böylesine direnmemizin nedeni bu. Attığımız her adım, aldığımız her soluk, sömürge sistemine indirilen yeni bir darbe.

    Bir solukta hem ölüme hem emperyalizme karşı savaşıyoruz!

    Savaşacağız!”