Yugoslav Özyönetiminden Dersler – Michael Lebowitz

1. TANITIM

1. Yugoslav özyönetiminin bazı ayrıntılarından bahsetmeden önce, sunumumun bağlamını kurmama izin verin.

2. Kapitalizmden, onun içindeki kapitalin mantığının insanların ihtiyaçlarına derin bir şekilde karşı olan bir sistem olduğu temelinden yola çıkıyorum. Kapitalin hedefi, Marx’ın dediği gibi zenginliğin asıl kaynaklarının–doğanın ve insanların– yıkılmasıdır. Sermaye, üretim sürecinde kişileri sömürme aracılığıyla bunu yapıyor. İnsanları zayıflatmak ve yapay ihtiyaçlar yaratmak hedefiyle ırka, cinsiyete ve milliyete göre onları ayırıp bölüyor. Hedefi kâr etmektir, sermayenin umursadığı tek şey de zaten budur. Bu pencereden bakarsak, kapitalizmin içindeki bütün kazanılan başarılar, kapitalin mantığına karşı insanların mücadele vermesinin sonucudur.

3. Kapitali aşan insanların potansiyelini gelişebilen bir toplumu yaratacaksak, bu toplumun merkez öğesi özyönetim olmalı. Çünkü, Bolivar Anayasası’nın birkaç noktada gösterdiği gibi, sadece ortaklık aracılığıyla insan potansiyelimizi gelişiriz: sadece kendi etkinliklerimizle büyüyüp gelişiriz.

4. Yeni bir toplumu yaratmaya çalışmak için tarihsel deneyimleri öğrenmemiz gerekiyor. Bu yüzden, kırk yıl boyunca gelişmiş olan Yugoslavya’nın özyönetim deneyiminden dersler almamız elzemdir. Yugoslav özyönetiminin hem olumlu hem olumsuz yanlarını öğrenmemiz gerektiği kanısındayım.

5. Konuşmamı şu şekilde özetleyeceğim:

6. Yugoslav özyönetiminin özellikleriyle başlayacağız.

7. Sonrasında, “Nereden geldi ve kırk yıl boyunca nasıl değişti?” sorusuna cevap vereceğiz.

8. Önce bu deneyimin olumlu öğelerini masaya yatıracağız. Sonra, olumsuz öğelerini inceleyeceğiz. En son olarak, bu deneyimden alınan dersleri tahlil edeceğiz.

1) Yugoslavya özyönetiminin özellikleri

9. Yugoslavya’da şirketler devletin malı idi ve devlet, şirketlerin yönetimini kendi işçilerine emanet etti. Bunlara devlet şirketleri değil, sosyal şirketler dendi. Bu şirketlerin çalışanları emekçi olarak değil iş kolektifinin üyeleri olarak düşünüldü.

1) İşçi Kurulları

10. İşçi kurulları hem sanayi hem tarım şirketlerini yönettiler. Onlar, işçi kolektifinin iki yıllığına seçtiği 15-20 kişiden oluşuyordu. Her ay toplanıyorlardı (toplantılar her iş kolektifinin üyesine açık idi) ve fiyatlar, ürünler, reklamcılık, iş yerindeki organizasyon, iş gücünün genişlemesi, iş koşulları, çeşitli işçi gruplarına ait maaş düzeyi konuları üzerine karar alınıyordu. En önemli kararlardan biri şirketin kârının nasıl bir yatırımda kullanılacağı ve özel gelir olarak kaç para dağıtılacağı idi.

11. İşçi kurulların üstünde, işçilerin seçtiği 3-11 kişilik yönetici heyeti vardı. Bir ara, bu heyetin dörtte üçü emekçilerden oluşmuştu. Gerçekte heyet, yürütme kurulu olarak çalışıyordu ve gündelik kararlar almaktan sorumluydu.

12. En son olarak, şirketin müdürü vardı. Parti (Yugoslav Komünistleri Birliği) 4 yıllık dönem için bu kişiyi aday gösterirdi, fakat işçi kurulları o adayı kabul edip etmeyeceğine karar veriyordu. Bu yetki kullanılıyordu. Yetkinin kullanımına dair iki tarihsel olayı örnek vereceğim: Bir olayda, işçi kurulunun üyeleri, müdür istifa etmezse onu pencereden atacağını söyleyerek tehdit etmişler ve başka bir olayda işçiler müdürü çitin dışında bırakarak onun geri dönmemesini söylemişler.

13. Şirketin içinde başka gruplar da vardı: atölye kurulu ve özel heyetler. Bir araştırma, şirketin işçilerinin üçte birinin kurullara ve heyetlere katıldığını gösterdi. Dönüşümlü bir sistem vardı. Görevleri iki yıllık dönemle sınırlandırdılar. Sonrasında, kişiler şirketin diğer özyönetim sisteminin grupları tarafından değerlendiriliyordu.

2) Büyük şirketler ve küçük işçi grupları

14. Önemli bir karar verildiği zaman, örneğin başka bir şirketle birleşme kararı, bütün kolektif oy verirdi. Şirketlerin birleşmesi büyük bir yeni şirketin kurulmasıyla sonuçlanabilirdi. Benim tanıdığım en büyük şirkette 14,500 çalışan vardı. 63 büyük departmana bölündü (her birinde de ortalama 230 çalışan vardı) ve her departmanda ortalama 5 iş grubu vardı (her grupta ortalama 46 çalışan vardı). O zaman, bu takdirde, söz konusu şirketin, küçük ortaklaşmış işçi gruplarına bölünmüş büyük bir şirket olduğunu söyleyebiliriz.

15. Bu özyönetim şirketleri hakkında anlamamız gereken son husus, onların piyasa içinde işlemesidir. Hem yerli hem de uluslararası piyasada rekabet ettiler. Dışarıdan her şey kapitalist sisteme benziyordu: şirketlerin reklamları vardı, rekabet ettiler, kârını artırmak için gerekeni her şeyi yapıyorlardı. Ancak, en önemli olan şey bu şirketlerde işçi kurullarının yetkili olmasıydı ve şirketin kârı işçi kurulları arasında paylaşılıyordu.

2) Bu model nereden geldi ve nasıl değişiyordu?

16. Özyönetim sisteminin durağan olmadığı not edilmeli. Değişiyordu: 1950 yılında başladı, 1960’larda ve yine 1970’lerde yeni biçimlere büründü.

1) Devrimden doğar

17. Öncelikle nereden geliyor? Cevabı çok kolay: Gücünü bir devrimden alıyor. 2. Dünya Savaşı boyunca, Nazilere karşı verilen savaşla birlikte Yugoslavya’da devrim gerçekleşiyordu. “Toprak köylülere!” ve “Fabrikalar işçilere!” sloganlarıyla, komünistlerin önderliğinde ki gerilla ordusu bu savaşı sürdürüyordu.

18. Savaşın zaferle sonuçlanmasının ardından Sosyalist Yugoslavya kuruldu. O dönemde tek bir sosyalist model vardı: Sovyet modeli. Sovyet modeli takip edilerek çiftlik ortaklaşması, üretim araçlarının millileştirilmesi ve merkezden planlı ekonominin geliştirilmesiyle ilerleme sağlandı. Tıpkı Sovyetler modelinde olduğu gibi her ürün için hedefli yıllık plan ve hedeflere ulaşıldığı takdirde teşvik primini kurdular. Hazırlanan planlar çok ayrıntılıydı (şöyle ki, basılmış olan birinci 5 yıllık planın ağırlığı 1.500 kg idi).

2) 1948’de Stalinle çatışma

19. Yugoslavya’nın daha sonra SSCB ile sorunları çıktı ve 1948’de Stalin ile bir çatışma doğdu. Yugoslavyalılar bağımsız olmak istedikleri için bunun meydana geldiğini belirttiler. Çünkü, Doğa Avrupa ülkelerinin çoğunun tersine, Yugoslavya kendi devrimini yaratmıştı. Ancak, bundan dolayı uluslararası komünist hareketten dışlandılar, Stalin onları aforoz etti.

20. Çatışma sürecinde, Yugoslavya’nın önderleri Sovyetler’in modelini giderek daha fazla eleştirdiler. SSCB’nin kapitalist bir ülkeye döndüğünü ifade ettiler. Onlara göre, sosyalizm için devlet şirketleri yalnızca bir önkoşuldu. Bu modeli tatbik etmek için sosyalist üretim ilişkileri gerekiyordu, yani, özyönetim uygulanmalıydı. Özyönetime doğru ilerlemezlerse bürokratik despotizmde batacaklardı.

3) 1950’de kararnameyle Özyönetim Yasası emrediliyor

21. 1950’de, işçi özyönetimi üzerine kanun sunuldu. İşçi özyönetimine ve merkezileştirmeye ihtiyaçtan, bu hareketin devleti yok etmesinin başlangıcı olduğundan söz edildi. Görülebildiği gibi, bunların hepsi ilk slogana, yani “fabrikalar işçilere” dönüş oldu. Aslında, 1949’dan itibaren fabrika komiteleri çoğalır oldular.

22. Birinci adım olarak, şirketin müdürü devletin bakanlarına karşı sorumlu olmak yerine işçi kurullarına karşı sorumlu oldu. Yıllık planlama sürdü, ancak şirketlerin yıllık planları yalnızca yatırımı sınırladılar. Maaş ölçeği iş kategorisine göre merkezi bir şekilde tespit edildi, fakat her şirketin tespit ettiği ölçek primlerle arttırıldı.

23. Şirketler devletin üretim araçlarını kullandığından dolayı yüksek bir vergi oranı ödüyordu. Devlet bu kaynakları yeni yatırımlar için kullandı. Bu sayede yeni şirketler kurup, işçileri çalıştırıp, o şirketin yönetimini işçi kurullarına verdi. Bu model çok başarılı oldu. 1950’den sonraki on yılda Yugoslav ekonomisi dünyadaki herhangi bir ekonomiden daha hızlı büyüdü.

24. O dönemde bu modeli değiştirmek için bir takım isteklerin işareti ortaya çıktı. 1957’de İşçi Kurulları Kongresi’nde bir konuşmacı söz aldı ve şu şekilde bir talebi ortaya attı: “Karar vermek için yeterli nüfuzum yok. Şirket bağımsızlığını sınırlayan devlet yasalarını kaldırmamız lazım. Özellikle, daha fazla yatırım için şirketlere kolaylık sağlayıp şirketlerin içeride para bırakma girişimlerini daha fazla teşvik etmemiz lazım. Yani, vergilerin azaltılması gerekiyor. Devletin daha az ve şirketlerin daha fazla yatırım yapmalarına izin verelim.” İşçilerin güçlenmesini sağlayacak bu öneri özyönetimi geliştiren bir biçim olarak sayıldı. Var olan durumun devlet kapitalizmi olduğu bile savunuldu (devletin vergilerle işçi kolektiflerini sömürdüğü gerekçesiyle).

4) Piyasa ekonomisine dönüş ve bunun feci sonuçları

25. Ancak, bu değişiklik ani değildi. Büyüme hızlıydı. Fakat, 1960’ın başında durgunluk meydana geldi: üretken büyüme düştü ve ticari denge kötüleşti. Bundan dolayı büyük reformlar uygulama hevesi doğdu. Devletin uyguladığı denetim ve kurallar azaltıldı, piyasa ekonomisine dönüş hemen hemen tamamlandı ve şirketlere uygulanan vergiler azaltıldı.

26. Bu değişiklikler önemli bir ideolojik saldırıyla birleşti: Devletin işçileri sömürmesi ve şirketleri vergilendirmesine “Stalinizm” denildi. Kurullarla en önemli yatırımları yapanlar işçiler değilse, o zaman onların kontrolü ellerinde bulundurduğu söylenemez. Bu durum şu şekilde özetlenebilir: “Toplumun genişletilmiş olarak yeniden oluşturulmasına hakim olan, topluma da hakim oluyor”. Yatırım hakkında karar veren devlet olduğu için toplumu idare edenin de gerçekte devlet olduğu sonucu çıkarıldı.

27. Bunların sonucunda yatırım konusu ile ilgili devlet, özellikle federal devlet caydırıldı. Devlet yalnızca daha az vergi toplamak değil, önceden biriktirilen devlet yatırım fonlarını da bozdurmaya başlayıp onları özyönetim uygulanan bankalara yatırdı. Bankalar o kaynakları kâr araması temelinde şirketlere borç veriyordu.

28. Reform yapılan modelin sonuçları önemliydi (bir piyasa ekonomisine dönüş fikrine bazı muhalifler karşı çıktı, bu tür bir sonuç bekleniyordu): 1960’dan sonraki on yılda eşitsizlik büyüdü: aynı sanayideki şirketler arasındaki eşitsizlik, sanayiler arasındaki eşitsizlik, kır ile kent arasındaki eşitsizlik ve bölgeler arasındaki eşitsizlik. Gelir düzeyindeki uçurum nedeniyle bu eşitsizlik çok önemli hale geldi: Örneğin, Slovenya ile Kosova arasındaki gelir dağılımı farkı Slovenya’dakinden altı kat daha fazlaydı. Genellikle, zenginler daha da zengin oluyordu. Fakat, o dönemde meydana gelen değişiklik bununla sınırlı kalmadı. Şirketlerde işçilerin etkisi düşerek uzmanların etkisi yükseldi.

29. 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında, bunların hepsi bir isyan yarattı. Sendika üyeleri ve en yoksul bölgelerin halkı söz konusu olan isyanı tetiklediler. Piyasaya, eşitsiz büyümeye, şirketlerin üzerinde bankaların ve uzmanların gücünün artmasına saldırdılar. Saldırı “Tekno-bürokrasisi”ne yöneltildi.

30. İdeolojik öğe yine ortaya çıktı: “İki cepheli savaşta savaşıyorduk: devletin Stalinist bürokrasisine karşı ve kapitalizme karşı savaşıyorduk. Ancak, ikincisini unuttuk.”

5) Aşağıdan planlamaya dönüş çabası

31. O zaman planlamaya dönmek için bir çaba oldu. Ama, yukarıdan planlamaya dönüş değildi, aşağıdan planlamaya dönüş idi: çeşitli şirketlerin işçi kurulları arasında direkt sözleşmeler, beş yıllık özyönetim sözleşmeleri. Bu sözleşmelerle başlayıp koordine edilen ve aşağıdan planlanan bir kuruldu: sosyal sözleşme. İşçi kurullar arasında (üretken sektörle sosyal sektör arasında da) çok yoğun uygulanan müzakereler yüzünden bazı gözlemciler bu modele “müzakere edilen ekonomi” olarak dediler.

6) Batılı bankalarının bu çabanın başarısızlığındaki rolü

32. Ne yazık ki, 1980’dan sonraki on yıl enflasyonun yüksek oranda olduğu bir dönemdi. Bu modelin derinine inilemeden önce yeni bağlamda sorunlarla karşılaşıldı. 1980’li yıllarda Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Batılı bankalar Yugoslavya’yı (ve diğer borçlu ülkeleri) çok sıkıştırdı. Çok yüksek bir enflasyonun olduğu bir ortamda şirketler aralarındaki özyönetimden kaynaklanan sözleşmeleri yerine getirmediler. Bu on yılın sonuna doğru, IMF özyönetim uygulanan şirketleri feshetmeyi talep ederek Yugoslavya’nın borcunu yenilemeyi koşula bağladı. Genel bir ekonomik kriz ortaya çıkıp sosyal bir kriz yarattı. Yugoslav Federasyonu’nu terk etmek ve iç savaşı teşvik etmek için zengin eyaletler (Slovenya ve Hırvatistan) harekete geçtiler. Bu nedenle, yalnızca Yugoslav özyönetimi değil, ülke olarak Yugoslavya da yok edildi.

2. OLUMLU ÖĞELER

1) Yüksek büyüme oranı

33. Başta yüksek büyüme oranı vurgulanmalı. 1950’lerde sanayi üretimi yıllık %13,4 ve gayri safi yurt içi hasıla %8,9 oranında arttı. Ülke 1960’larda ve 1970’lerde daha az büyüdü: sanayi üretimi sırasıyla %8,8 ve %7,5 ve GSYİH %7 ve %6 arttı. Her neyse, hatrı sayılır bir oranda büyüme meydana geldi çünkü ülke sanayileştirildi.

34. Söz konusu olan büyümenin bir bölümü yeni fabrikalar ve şirketler kurmaya ayrıldı. Bununla birlikte, var olan şirketlerin üretkenliği önemli oranda arttı (Örneğin, SSCB’de meydana gelen engellerden farklı olarak). Yoğun bir şekilde sermayeye yatırım yapılıp modern teknoloji ortaya koyuldu. Niye? Çünkü işçi kolektifleri üyeleri, gelirlerini arttırma yolu aradığından dolayı son teknolojiye yatırım yaptılar.

2) İşçilerin geniş katılımı

35. Peki ama, işçilerin durumu nasıldı? Pek çok araştırma, işçilerin şirketlerle çok meşgul olduğuna, onların şirketin operasyonlarıyla çok ilgili olduğuna dikkat çektiler. İşçilerin karar verme gücünün olduğuna, iş verme oranının yüksek olduğuna (çünkü bir kolektif üyesi bir diğerinin üyeliğine son vermezdi) ve şirketin içindeki dayanışmanın yüksek olduğuna dair genel bir kanı vardı.

3) Emek disiplini artırıldı

36. Öte yandan, özyönetime yapılan geleneksel itirazların temelsiz olduğu ispat edildi. Bazıları yukarıdan yönetilme olmadan disiplinin sağlanamayacağını öne sürüyordu fakat disiplin arttırıldı. Bazıları karar almak için işçi kurullarının nitelikli olmadığını söylüyordu fakat gerçekte işçi kurullarının bilgisi kapitalist şirketlerin yürütme kurullarınınkinden daha fazlaydı ve kendi müdürlerini daha isabetli bir şekilde seçiyorlardı.

4) Yüksek yatırım oranı vardı

37. Özyönetimin, şirketin tüm gelirini işçilerin kişisel gelirine dönüştüreceği, şirketlere yeterli yatırım yapmayacağı vurgulandı. Fakat, yatırım oranları çok yüksek rakamlara vardı: 1976’da GSYİH’sının %33’ü yatırım olarak kullanıldı. (O oranla karşılaştırılabilir olan tek ülke Japonya idi. Japonya’nın yatırım oranı %30 idi, onu %23’le Kanada ve %16’yla ABD takip ediyordu).

3. OLUMSUZ ÖĞELER

1) İşsizlik

38. Başta, işsizlik sorunu vurgulanmalı. Özyönetim şirketleri kendi işçilerini işten çıkarmıyordu, fakat istihdam yarattığı da söylenemezdi. Neden? Çünkü, dediğim gibi, yoğun bir şekilde sermayeye yatırım yaptılar. Daha iyi maaş alacaklarına inanan insanlar köylerden şehirlere geldiler, ama iş bulamadılar. Bu durumdan dolayı konuk işçi olarak Batı Avrupa’ya göç etmeye devam ediyorlardı. 1971’de Yugoslavya’daki işsizlik oranı %7 idi, ama buna iş gücünün yurt dışında çalışan %20’si de eklenmeli.

2) Eşitsizliğe doğru eğilim

39. Eşitsizliğe doğru bir eğilim vardı. Özyönetim şirketlerinin esas amacı kendi kolektifine çıkar sağlamaktı. Yani, mevcut durumda ve gelecekte kolektif üyelerinin gelirini büyütmesini amaçlıyordu. Gelir eşitsizliğinin bir bölümü mantıklıydı: farklı işçi gruplarının başarılarından ve başarısızlığından kaynaklanırdı ve katkılarındaki farkı yansıtırdı. Ancak, eşitsizliğin başka bir kaynağı da vardı: bazı sanayilerin geliri diğer sanayilerin gelirine göre daha yüksekti (örneğin, elektrik enerji sektöründeki gelir tekstil sanayindeki gelire nazaran) ve bu boşluk giderek genişledi. İşçilerin katkılarının farklılıkla ilgisi yoktu. Enerji sektöründeki işçiler o sektörde bir işyerini aldığı için şanslı bir konuma gelmişlerdi. Yani, bu iyi işyerini onlar tekeline aldığından dolayı maaşının bir parçası olarak rant da alıyorlardı. O şirketlerin piyasa sistemi içindeki çalışması sorunu arttırdı çünkü yüksek maaşlar işçilerin özgül katkısının objektif sonuçlarıymış gibi gösterilerek piyasa daha kompleks sonuçlar yarattı.

3) Şirketlerin borçluluğu

40. Yugoslavya özyönetiminin çözemediği en önemli sorunlardan biri eşitsizlik sorununu yok etmekteki yeteneksizliğidir. Bu çözülmemiş durumun bir etkisi, en zayıf sektörlerin işçileri kendi özel gelirini şirketlerin durumunu haklı çıkardığından fazla arttırma eğiliminde olduğuna çevirdi. Mantığı, hepsinin gelirinin az çok aynı oranda yükselmesiydi. (Üretim aletleri hepsinin malı olursa bu kadar büyük bir ayrılık niye var olmalı?) Ama, o durumda en zayıf şirketler kendi yeni yatırımlarını nasıl finanse edebilir? Banka borçlanması aracılığıyla. En zayıf şirketler yeni yatırımları banka borçlanması aracılığıyla finans ettiler. Bu, enflasyonun kaynaklarından biri oldu.

4) Toplumun içindeki dayanışma eksikliği

41. Tüm bunların hepsi işsizlik, eşitsizlik ve enflasyon gibi ciddi sorunları yarattı. Toplumun içindeki dayanışma eksikliğine katkıda bulundu. Toplumun çıkarlarının üzerinde düşünmeden işçilerin kolektifinin çıkarına odakladığı  düşük bir dayanışma eğilimini yarattı. En zengin eyaletlerin zayıf eyaletlerden ayrılma dileği ve etnik düşmanlığın artması bunun yansımasıydı.

42. Siyasal bir şekilde Yugoslavya çok merkezsizleşmiş bir ülkeydi. Bu, etnik ve milli farklılıkları arasında tarihsel bir sorunu kontrol etmek için başarılı bir uzlaşımın öz yapısını yansıtıyordu. Bunun ekonomik etkisi ekonominin kontrol altından çıkmasıyla sonuçladı ve bu durum 1980’den sonraki on yıl felaketini getirdi. 1970’ler boyunca, beklenmedik bir finans geliri var olan dönemde (petrodolar nedeniyle borç vermek için bankaların yeterli parası vardı), Yugoslav şirketleri Batılı bankalardan çok fazla borç para aldılar. Batı Avrupa’ya ihraç etme tahmini altında alınan borç, şirketleri modernleştirmeye yatırım yapmalıydı. Fakat, 1980’ler dünya kapitalizminin kotüleşmesiyle nitelendi. O çerçevede şirketlerin (tıpkı başka yerdeki borçlular gibi) borçlarını iptal etmek konusunda sıkıntıları vardı. Birdenbire, Yugoslavya büyük bir dış borcunun olduğunu keşfetti. O şirketlerin ele geçirdiği dış borcun kesin niceliğini hiç kimse bilmiyordu. Hiç kimse işe dikkat etmemişti. Ancak, borcu yenilemek için ülke olarak Yugoslavya o borçtan sorumlu olmak zorunda kaldı ve borcunu faiziyle ödemeliydi (1980’lerde faizin oranı çok yüksekti). 1984 ile 1988 arasında, borcun 20 milyar dolar değerinden Yugoslavya faiz olarak 14 milyar dolar ödedi. İhracat gelirinin %40’ı borç ödemeye yöneltti. İhracatçılık gelirinin hedefini değiştirdiğinden dolayı enflasyon arttı çünkü Yugoslavya’nın ithalatı yoktu, gelir eksikliği vardı, vb. Batılı finans kurumları önünde Yugoslavya’nın yeni baskılara maruz kalması o dönem başladı.

5) 1980’lerin sonunda Yugoslavya IMF’nin koşullarına teslim oluyor

43. 1980’dan sonraki on yılın sonuna doğru, Yugoslavya borcunu yenilemek için IMF’nin koşullarına teslim oldu. Her yerde olduğu gibi bu durumda da IMF Yugoslavya’dan sosyal harcamasını azaltmasını talep etti. Bu talepte bulunulan tek ülke Yugoslavya değildi. Ancak, bu ülkenin somut koşullarını göz önünde bulunduran bazı önlemler vardı: IMF’nin koşulları, mülkiyete ilişkin belli bir duruma, yani kapitalist şirketlere, özyönetimle işletilen bankaların ve şirketlerin dönüşümünü kapsadı.

6) İşçiler ile yönetici arasındaki sorunlar

44. İşçi kurullarının içinde tahrik edilen bazı sorunlardan bahsetmeme izin verin. Başta, işçi kurullarının yapabildikleriyle gerçekte yaptıkları arasında büyük bir fark vardı. Şirketler arasında önemli farklar, sanayi deneyimi olan bölgelerde daha az belliydi. İşçi kurulları teklif edilmiş olan yöneticilerin çoğunu çok az tartışmayla kabul ediyordu. Piyasa üzerinde veya yapılması gereken yatırım üzerinde tartışmak yerine işçi kurulları şirketin içindeki gelir üzerinde, yeni sözleşmeler vb. tartışarak daha fazla zaman geçiriyordu. Halka bu fenomen hakkında iki açıklamada bulunuldu. Olumlu açıklama, yöneticilerin ekonomik çıkarı diğer işçilerin çıkarıyla aynı olduğundan dolayı iş bölümünün rasyonel olduğu, onların tecrübesi varsa ve belli bir şey yapmak için iş yerini kazandılarsa bunun normal olduğu, kısacası “onlar işlerini yapsınlar ve biz işlerimizi yapalım” şeklinde bir mantıkla durum ifade edildi. Olumsuz açıklama teknokratların işçi kurullarına hakim olduğu yönündeydi. (“Karmaşık ve anlaşılmaz rapor yazan büyük sözcüklü adamlar”). Her ikisi de uzmanlar ile kitleler arasında var olan büyük farklara işaret ediyor.

7) Tartışanlar üniversiteden mezun olanlardır

45. İşçi kurullarındaki tartışmaların bazı gözlemcileri Yugoslav özyönetimin sorunlarının diğer göstergesini tarif etti. Tartışmalarda en etkin kişiler, genellikle, üniversite diplomasına sahip olanlar ya da özel eğitim alanlar idi. Az etkin kişiler kadınlar, genç ve vasıfsız işçiler idi.

8) İşçilerin sahip olduğu güç kayboldu

46. Olumsuz noktalardan biri  işçilerle yapılan anketlerin işçilerin daha az hoşnut olduğunu ve işin üzerinde daha az kontrolü olduğunu göstermesiydi. 1980’lerde işçiler daha pesimist oldu ve kendi gücünden şüphelenme eğilimleri doğdu. Zannedersem, sade bir şekilde bu dönemde işçilerin gücü yoktu, güçlü olan finans sermayesiydi.

4. VENEZUELA İÇİN DERSLER

47. Yugoslav özyönetim deneyimi hakkında özetin temelinde Venezuela için altı ders tespitinde bulunacağım.

1) Özyönetim işliyor

48. En önemli ders: özyönetim işliyor. Yugoslavya sanayileşip modern bir endüstri kurdu. Üretken bir büyüme oranı vardı ve işçilerin kendi işini benimseme oranı yüksekti, yabancılaşması ise düşüktü. Özet olarak: kapitalizm gerekmiyordu! Kolektif çıkar büyük ölçekte çalışabilen önemli bir avantajdı, yani küçük kooperatifle sınırlanmadı (Daha önce söz konusu olan şirketin 14 bin çalışanı olduğunu hatırlayın).

2) Yalnızca işçi kolektifinin çıkarını dikkate almak tehlikelidir

49. Ancak, yalnızca işçi kolektifinin çıkarını dikkate almak tehlikelidir. Dayanışmanın önemini ve dayanışmayı geliştiren kurumları vurgulamamak çok tehlikelidir. Toplumdan tecrit olan bir kolektifin çıkarı dayanışmanın parçalamasıyla sonuçlanıyor (Yugoslavya’nın durumunda ise bu ülkenin bölünmesiyle sonuçlandı).

3) Tüm güç bireysel teşebbüslerde toplanmaz

50. Her özyönetimle işletilen şirketin yatırım hakkında kendi kararlarını almasını anlamalıyız. Öncelikle, o şirketler bütün toplumun ihtiyaçlarını bilmiyorlar. Onların yeni iş yerleri yaratmadığı apaçık. Özellikle kapsamlı gelişim uygulamasına ihtiyacı olan bir ekonomide, yatırım yapmak için devlet lazım (yani, siyasi kadrolar). Yatırım yaptıktan sonra, yeni şirketler özyönetimle işletilebilir.

4) Dayanışma mekanizmasını geliştirme

51. Dayanışma sorunuyla ilgili, sosyal adaletten söz etmeye izin veren sosyal ve siyasal mekanizmayı geliştirme ihtiyacı belirgin hale geldi. Uygun gelir dağıtımı üzerine uzlaşıya, sosyal fikir birliği sonucu olarak varılmalı.

52. Özyönetimin boşlukta var olmamasını anlamak elzemdir. Tek başına her şeyi değiştiremez. Kadın işçilerin, genç işçilerin ve vasıfsız işçilerin işçi kurullarında etkinliği olmaması, uzmanların sözüne işçilerin uyması gerçeği özyönetimin çalışma tarzı olmasının sonucu değildir. O, eğitim sisteminin, ataerkilliğin ve işçiler arasındaki iş ahlakı farklılığının bir sonucudur. Özyönetim sisteminin herkes için işe yaramasının, o şeyleri değiştirmesine ihtiyacı var.

5) Uluslararası finans sermayenin hakimiyeti bitirilmeli

53. Yugoslavya’daki özyönetim deneyimi başka bir ders anlatıyor. İşçilerin memnuniyetinin artması, özyönetimin başarılı çalışması için, uluslararası finans sermayenin hakimiyetinin bitirilmesi gerektiğini gösteriyor. Şu sözü hatırlayın: “Toplumun genişletilmiş olarak yeniden oluşturulmasına hakim olan, topluma da hakim oluyor”. Yugoslav özyönetimin sapma noktası budur ve bu yüzden o ülke yatırımın kontrolünü devlete vermek yerine özyönetimle işletilen şirketlere bırakmak için mücadele verdi. Fakat, 1980’den sonraki on yılda toplumun genişletilmiş olarak yeniden oluşturmasına hakim olan uluslararası finans sermayesiydi.

6) Önkoşul olarak ekonomik bağımsızlık

54. Demek ki Yugoslav özyönetimi deneyiminden son bir ders çıkarabiliriz. Özyönetimle işletilen bir ekonomi geliştirmek için ön koşul olarak ekonomik bağımsızlık elzemdir.