Mao, Yabancılaşma ve Komün Deneyimi

Mao üzerine yapılan tartışmalar veya alıntılar onun halk savaşı, SSCB, parti içinde iki çizgi üzerine görüşlerini ağırlıklı olarak içerir. Bunlar önemli başlıklar olmakla birlikte Mao’yu özgül kılan en önemli olgulardan biri Kültür Devrimi ve bu süreçte Komünler üzerinde somutlaşan yeni bir iktidar organı üzerine ortaya çıkan deneyimdir. Mao aşağıdan gelen iradeye duyduğu güven bu bağlamda revizyonist merkeze karşı halkı ayaklanmaya çağıran veya halkın ayaklanmasını destekleyen çizgisi, devrimin sadece iktidar alımıyla sonuçlanmayan, iktidardan sonra da sürekli bir biçimde devam etmesi gereken bir olgu ve gerekirse yeni bir iç savaşa evrilmesi üzerine görüşleriyle devrimin nasıl korunabileceği ve iç çürümenin engellenebileceğine cevaplar üretmeye çalışmıştır.

1960’lı yıllardan itibaren gelişen toplumsal hareketlerin devrimci bir örgütlenme biçimiyle buluştuğu noktalarda Mao’nun tezleri ve Çin özgülünde gelişen pratik ayrıcalıklı bir konum barındırmıştır. Mao’nun ‘bir kıvılcım bütün bozkırı tutuşturabilir’ sözünde somutlanan volontarist çizgisiyle birlikte Çin’de gelişen Komün deneyimi yabancılaşma sorunsalına karşı nasıl bir metot izlenmesi gerektiğine dair yol göstermiştir. Yeni sömürge ve batı metropol ülkelerinde ortaya çıkan devrimci hareketlerin sömürüyle birlikte yabancılaşmayı da temel bir sorunsal kabul etmesi, halk savaşı, silahlı mücadele ve revizyonist Komünist Partilere karşı çıkışı barındırması bu etkinin sonuçlarıdır.

Mayıs 1968, Sorbonne

Yabancılaşma ve Marksizm

“İnsan, Tanrıya ne kadar çok şey verirse kendinde o kadar az şey kalır. İşçi, yaşamını nesneye koyar. Ama o zaman yaşamı kendisinin değil, nesnenindir. Demek ki bu etkinlik ne kadar büyükse işçi o kadar nesnesizdir.” (1)

Yabancılaşma kavramı ilk olarak Hegel tarafından kullanılmaya başlamıştır. Hegel için yabancılaşma bilincin kendini nesneleştirmesi yani verili maddi gerçekliği üretmesiydi. Gerçekliği bilincin tersine çevrilmiş yaratımı dolayısıyla bilincin yabancılaşması olarak gören Hegel’e karşı Marks nesneleştirme süreçlerinin yabancılaşmayla özdeşleşemeyeceğini söyledi. Nesnel toplumsal dünyanın soyut bir bilinç tarafından değil maddi pratik tarafından üretildiğini vurgulayan Marks, insan pratiğinin kendisini sadece yaşam için gerekli olan maddi ürünlerde değil toplumsal ilişki ve kurumlarda da oluşturduğunu söyledi. İnsan pratiğinin bu olgular üzerine nesneleşmesi ise kendiliğinden yabancılaşma anlamına gelmiyordu. Yabancılaşma, insanın nesnel toplumsal dünyayı üretmesine rağmen kontrol edilemeyen ”sınırlandırılmış aktivite” tarzından kaynaklanıyordu. Yani insan pratiğinin sonuçlarında insan kontrolünün eksikliğiydi.

”Pratik olarak üretilmiş olan nesnel koşullar, kendi üreticilerini yönetir, özneler nesne, nesnelerse özne haline gelir.” (2)

Yabancılaşmanın kökeniyse sınıflı topluma geçişle birlikte var olan tersine dönme süreci kaynaklıdır. Komünal toplumsal yapıdan üretim güçlerinin gelişimiyle birlikte sınıflı topluma geçiş insanın kendi ürettiği nesne üzerinde söz sahibi olamamasını dolayısıyla yabancılaşmayı getirmiştir. Üretim güçlerinin dönüşümünden kaynaklanan bu durum tarihin hareket noktasında bir zorunluluk olsa da soyut bir üretim zorunluluğu değildir.

Marksizm ise bu yabancılaşmayı dönüştürecek bir ekonomik ve toplumsal yapının oluşacağı politik devrimi geliştirmenin yöntemidir. Kapitalist üretim tarzında yabancılaşmış pratik politik devrimle birlikte toplumsal ilişkileri yeniden komünal kontrol altına alacak ve toplumsal üretim ilişkilerini özgürleştirici pratiği var edecek biçimde dönüştürecektir. Dolayısıyla Marksizmin sorunsalı sadece sömürünün ortadan kalkması değil toplumun etkinliklerini özgürce belirleme imkanı vermeyen örgütlenme biçimlerini (hiyerarşi) de yok etmektir. Bu noktada Çin’de Kültür Devrimi sürecinde ortaya çıkan Komün deneyimleri Marksizmin yabancılaşmayı yok etmek için nasıl bir metot izlemesi gerektiğine dair incelenmesi gereken bir olgudur.

Kültür Devrimi ve Komünler

Mao, SSCB ve genel olarak sosyalist devrim sonrasına dair yaptığı analizlerde iktidarın alınması, burjuvazinin yok edilmesi ve üretim ilişkilerinin kamusal dönüşüme uğramasının sosyalizmin korunması için yeterli olmadığını sosyalizmin parti içindeki revizyonist bürokratlar tarafından dönüştürülerek geriye gidişin olabileceğini tespit etmişti. Buna karşı geliştirdiği metotsa halkın inisiyatifinin ön plana çıkarılmasını temel alan bir yapıydı. Kontrolün sadece bürokraside ya da merkezde kaldığı bir yapı olası bir içsel çürümeye karşı bunu engellemeye çalışacak ve devrimi koruyacak bir mekanizmayı yoksun kılıyordu. Bu bağlamda Mao ve ÇKP içindeki devrimciler 1966’da Kültür Devrimi hareketini başlattı. Kültür Devrimi tek yanlı bir şekilde yukarıdan başlayan bir inisiyatif de değildi. Kültür Devrimi hareketi o yıllarda var olan üniversitelerde ve toplumsal alanda gelişen mücadelelere de denk düşüyordu.

Öğrenciler yozlaşan üniversite yönetimleri ve bürokrasiye karşı çıkmaya başlamış, işçilerse fabrikalarda ki inisiyatiflerini yok eden yapıya karşı mücadele etmeye başlamışlardı. Parti içinde ki çürüme ve geri dönüş tehlikesini gören Mao’da tam bu noktada toplumsal mücadelelere destek verdi ve ”burjuva karargahları bombalayın” sözünde vurguladığı üzere revizyonist merkeze karşı halkı ayaklanmaya çağırdı. Mao’nun bu çağrısı daha önce görülmemiş bir durumu içeriyordu. Kendisinin de içinde olduğu iktidar mekanizmasına karşı var olan mücadeleyi destekliyor ve bu mücadelenin daha da büyütülerek ayaklanmaya dönüştürülmesi çağrısı yapılıyordu. Yeniden bir iç savaş ve devrim çağrısı demekti bu. Mao’nun bu çağrısını alan öğrenci ve işçiler silahlanarak harekete geçti. Halk kendi öz askeri aygıtı olan Kızıl Muhafızları kurdu. Üniversiteler, kamu kuruluşları ve fabrikalar işgal edildi. İş yerleri, üniversiteler ve mahallelerde Komünler kurularak yönetim bir çok yerde bürokrasinin elinden alındı. Revizyonist bürokratlar ve fabrika yöneticileri silahlı eylemlerle cezalandırıldı. Hükümet binalarına karşı saldırıya geçildi. ÇKP ve ordu içindeki karşı devrimcilerle çatışmaya girildi.

Devrimi korumak ve ilerletmek, toplumsal ilişkilerde özyönetimlerini sağlamak isteyenlerle iktidarı elinde tutan ve devrimi geri götüren revizyonist bürokratlar ve onların destekleyicileri arasındaki bir savaştı bu. Bölünme parti ve ordunun içinde de yaşanmıştı. Mao’nun liderliğinde ÇKP ve ordunun içindeki devrimci kanatla, ÇKP ve ordunun içindeki karşı devrimci, revizyonist kanat da aktif bir savaşım halindeydi. Bu gerçeklik Mao’nun bilinenin aksine parti ve ordu içinde mutlak bir kontrolünün de olmadığının kanıtıydı. Nitekim Mao’nun karşı çıkmasına rağmen ordu bir çok yerde Komünlere saldırdı. Ancak bölünme ordu içinde de yaşandığı için merkezin saldırı çağrısına uymayan ordu birimleri de oldu.

1966’dan 1969’a kadar devam eden bu süreç bir iç savaş olarak tanımlanabilir. Yoğun bir silahlı çatışma ve on binleri aşan ölümler, iktidarın bir çok yerde merkezin kontrolünden çıkarak Komünler ve Kızıl Muhafızlara geçmesi bu durumun en açık ifadesiydi. 1969’a gelindiğinde ülke içindeki bölünme ve silahlı çatışmaların yoğunluğundan dolayı geri adım atan Mao, ayaklanmanın sonlanması çağrısını yaptı. Kültür Devrimi resmi olarak 1976’ya kadar devam etse de 1969’da fiilen sonlandı. Kültür Devriminin sonlanmasıyla birlikte kontrolü yeniden ele alan revizyonistler parti içindeki devrimci kanadı ve Komünleri tasfiye etmeye başladı. 1976’da Mao’nun ölümünden sonra Mao’nun eşini de içine alan yargılamalarla tasfiye tamamlandı ve Kültür Devriminin kazanımları yok edildi.

Sonuç Yerine

Sosyalizmin sorunsalı sadece sömürüyü yok etmek değil sömürüyle birlikte yabancılaşmayı da yok etmektir. İşçi kendi üretim alanını ve toplumsal ilişkilerini yönetemiyor ise bu sosyalist devrimin de yabancılaşmayı yok edememesi durumunu doğurur. Sınıflı toplumun oluşturduğu yabancılaşmış ilişki biçimi sosyalizmde devam ettiği müddetçe ortaya çıkan uzmanlaşmış ve yönetici bürokratik kesim zamanla kendi ayrıcalıklarını mutlaklaştıracak, bu durum da devrimin tasfiyesine giden yolu açacaktır.

Yabancılaşma ile ise yabancılaşmış araçlar kullanarak değil kitlelerin öz örgütlenme araçlarıyla ve inisiyatiflerinin doğrudan kullanımıyla mücadele edilebilir. Kitlelerin öz örgütlenmesine ve inisiyatifine dayanmayan devrim sonrası bir durum, devrimin geriye gidişini engelleyemez. Çünkü kitlelerin ve devrimcilerin geriye gidişi engelleyecek gücü ve buna dair örgütlenme mekanizmaları olmadığı gibi kendi yaşamları ve üretim ilişkileri üzerinde söz sahibi olamadığı noktada kitleler var olan yapıyla içsel bir bağ kuramayacak ve uzaklaşacaklardır.

Çin Kültür Devrimi içinde ortaya çıkan Komün deneyimleri, kitlelerin inisiyatifinin diri tutulabilmesi bu bağlamda kontrolün sadece merkezi yönetsel aygıtta kalmayarak kitlelerin var olan durumu denetleyebilmesi ve sınıflı toplumların ürünü olan yabancılaşmanın yok edilerek insanların toplumsal ilişkilerini yeniden kendi kontrolleri altına alması açısından örnek alınacak bir metot bırakmıştır. Günümüzde gelişecek devrimci hareketlerde bu metodu temel alarak gerek iktidara giden süreç içinde sosyalizmin nüvelerinin bugünden uygulanmaya başlanılabilmesi gerekse de devrim sonrasında devrimin kesintisizliğini sağlayacak bir yöntem olarak Komünlere dayanmalıdır.

Kaynaklar

  1. Karl Marx, 1844 Elyazmaları
  2. Jorge Larrain, Tarihsel Materyalizmi Yeniden Yapılandırmak