Torkil Lauesen Röportajı – Birinci Bölüm

Kesintisiz’in Sunumu

Torkil Lauesen, uzun yıllardır antiemperyalist mücadelenin içinde yer almaktadır ve Danimarka’da yaşamaktadır. 1970’den 1989’a kadar Üçüncü Dünya’daki kurtuluş hareketlerini legal ve illegal metotlarla destekleyen antiemperyalist ve komünist bir örgütün içinde yer almıştır. 1990’lı yıllarda hapishanedeyken siyaset bilimi alanında yüksek lisans yapabilmek için eyleme başlamış  ve başarılı olarak akademik hakkını elde etmiştir. Lauesen, şu anda Danimarka merkezli bir antiemperyalist organizasyon olan International Forum (Enternasyonal Forum) üyesidir.

Kuramsal çalışmaları yeni sömürgecilik, Küresel Kuzey ve Küresel Güney arasındaki eşitsiz değişim ve sömürü ilişkileri, neoliberal kapitalist doktrinin yarattığı tahribat ve bu tahribata karşı uluslararası sistem içinde antikapitalist gediklerin toplumsal hareketlerle nasıl açılabileceği üzerine olan Lauesen, Çayanist kuramın yeni sömürgecilik ve gizli işgal tanımlamalarında kavramsallaştırdığı antisömürgeci mücadele içinden doğan kapitalist ulus devletlerin sınırlı veya biçimsel bağımsızlığını merkez-çevre ilişkileri çerçevesinde irdelemektedir. FHKC gibi Üçüncü Dünya’daki kurtuluş hareketlerine banka soyarak finansal destek veren militan bir eylemcilikten, radikal teorisyenliğe yaşamı boyunca devrimci düşünce ve eylemin içinde olan Torkil Lauesen ile yaptığımız röportajı okuyucularımıza sunuyoruz.

Kesintisiz: Öncelikle röportaj için teşekkür ederiz. Türkiye’de var olan antiemperyalist kitlenin, Danimarkalı bir eylemcinin bakış açısıyla paylaştığı deneyimlerinden önemli şeyler öğrenebileceğini umuyoruz.

1. Endüstriyelleşmiş bir İskandinav ülkesinde yaşıyorsunuz. Antiemperyalist mücadeleye ve devrimci aktivizme yönelmenizi sağlayan faktörler neler oldu? Bunun arkasında yatan teorik etkiler nelerdi?

1960’lı yılların sonunda benim jenerasyonumun Vietnam Savaşına karşı başlattığı direnişler ile harekete geçtim. 1969’da ilk siyasi kitabımı almıştım. Bu, dönemin şartlarına uygun olan ve Bertrand Russell’ın kaleme almış olduğu “Vietnam’da Savaş Suçları” isimli kitaptı. Kitaba göz attım ve altı çizili pasajı buldum: “Bazılarına göre Amerikan emperyalizmi ifadesi kendi yaşamlarında deneyimledikleri bir şey olmadığı için yalnızca bir klişe olarak görünür. Bizler emperyalizmin lehtarı olan Batı’da yaşıyoruz. Sömürünün kalıntıları, yozlaşmamızın araçlarıdır.” Bu sözler o zamanlarda, Amerikan bombalarının yarattığı tahribata öfke duymamı sağlarken, Vietnam halkının adalet umutlarına dair üzerimde büyük bir etki bırakmıştı. Üçüncü Dünya ülkelerinde insanlar böyle bir yaşam sürerken, ben oldukça konforlu bir hayat sürüyordum, bu yüzden kendimi suçlu hissediyordum.

1960’lı yılların sonunda, “Communist Working Circle” Kopenhag’da küçük bir örgüt olarak kuruldu. Onlar Marksist-Leninist-Maoist’ti ancak zamanla savruldular. CWC, Lenin’in “parazit devlet teorisi” tezini modern sosyal demokratik refah devleti üzerinden geliştirdi. Bu benim günlük deneyimlerim ile oldukça benzerdi. Dünyanın herhangi bir yerindeki zenginlik ile başka yerlerdeki yoksulluk arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu açıklıyordu. Bu bağ, emperyalizmin ta kendisiydi. Parazit Devlet Teorisi ayrıca işçi sınıfının neden bizim gibi kuzeyli ülkelerde devrime ilgi duymadığını da açıklıyordu. Sonuç olarak; CWC anti-emperyalist ve enternasyonal bir pratik geliştirmişti. CWC’ye üye olduğumda sahip olduğum bireysel, koordine olmayan ve duygusal politik yaklaşımım, örgütlü ve stratejik olan yeni bir hayat yaşamama yol açtı.

Üçüncü Dünya ülkelerine birçok kez çalışma gezilerine gittim ve demokratik alanda olduğu kadar illegal alanda da Üçüncü Dünya kurtuluş hareketlerini desteklemek için kaynak topladım. Üçüncü Dünya kurtuluş hareketleri artık soyut politik varlıklar değildi, kendimi borçlu ve gönülden bağlı hissettiğim yoldaşlardan ve gerçek insanlardan oluşuyordu. “Bizler, farklı dünya düzenleri için çarpışan büyük bir aracın ufak tekerlekleri olmak istiyorduk.”. Duygularımız, deneyimlerimiz ve hareketlerimiz, politikamızın ve eylemlerimizin sürekli olarak sorgulanmasına yol açtı. Teori bu yüzden bizim için oldukça önemliydi. Bizim pratiğimiz sürekli olarak teorik ve stratejik reflekslerimiz tarafından belirleniyordu. Duygu, teori, örgüt, pratik, yani her şey şu bağa bağlıdır: Duygular, gücün yönünü belirler; teori, bu yolda rehberlik eder; örgüt, yapılandırır ve pratik, sonuca odaklanmamızı sağlar.

Kesintisiz: 2. 1970’ler ve 1980’ler Batı ülkelerindeki yaygın devrimci eylemlerin olduğu yıllardı, özellikle parlamenter muhalefet ve otonomist hareketler burada önemli rol oynamışlardı. Bu dönemde faaliyet gösteren İtalyan Kızıl Tugayları, Alman RAF, Fransız Doğrudan Eylem (Action Directe), Belçikalı CCC (Cellules Communistes Combattante) veya Yunan 17 Kasım gibi hareketleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Mücadeleye önemli bir katkıda bulunduklarını ve bir değişiklik getirdiklerini düşünüyor musunuz? Onlardan teorik ve örgütsel anlamda bir şeyler öğrenebileceğimizi düşünüyor musunuz?

Torkil Lauesen: Aslında, bahsi geçen gruplar birbirinden oldukça farklı: Örneğin; Kızıl Tugaylar’ın işçi sınıfıyla ile arasında derin bir bağ vardır ve üzerinde bir etkiye sahiptir, Yunan 17 Kasım Hareketi ise yarı-çevre olarak çalışmalarını sürdürmüştü. Ben bu gruba çok aşina değilim. Ancak daha detaylı analiz ettiğimiz grup RAF’tı ve biz buradan yola çıkıp farklı bir pratik geliştirmiştik. CWC’nin pratiği, Üçüncü Dünya kurtuluş hareketlerine doğrudan materyal destek sağlamak üzerine kuruluydu. Onlar öncü devrimci güçlerdi. Bununlar birlikte, aynı zamanda bu aktiviteler sayesinde kendi ülkemizde bir örgüt kurmak ve örgütün devamlılığını sağlamak için gerekli teorik ve pratik becerileri öğrendik. Çok uzun bir yola çıkmıştık, bu yüzden ilk başta gizli yaşamı değil gizli çalışma metodunu seçmiştik. Yasadışı eylemlerimiz açık bir şekilde politik olsaydı -kamulaştırma ve benzeri eylemler- hiçbir zaman izimizi bulamazlardı ama bu şekilde de eylemlerimiz sıradan suçlara benzemek zorunda kaldı. Bu taktik, yaklaşık yirmi yıl boyunca eylem yapmamızı sağladı. Kızıl Ordu Fraksiyonu, Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalist mücadeleyi desteklemek ve selamlamak için Almanya’da Birleşik Devletler ordusuna saldırdı. Prensip olarak bununla ilgili hiçbir sorunumuz yoktu, bizimde amaçlarımız aynı doğrultudaydı. Bununla birlikte, eylemleri açıkça politik olarak motivasyon sağlamış, emperyalizmin hinterlandını sarsmayı, Alman siyasal sisteminde “demokratik maske” dedikleri şeyi yırtarak kitlelere ilham kaynağı olmayı amaçlamıştı. Ancak Kızıl Ordu Fraksiyonu, “denizde yüzen bir balık” değildi ve ardında herhangi bir kitle desteği yoktu. Alman İşçi Sınıfı, sosyalizme veya antiemperyalizme sempati duymuyordu. Bu yüzden RAF, hızlıca kendilerini antiemperyalist eylemlerden uzaklaştıran ve kaybetmeye mahkûm eden yeraltı savunma mücadelesine başladı. Bizler, Batı Avrupa’daki geniş anti-emperyalist direniş olasılığının ve 68’in isyanlarının siyasi derinliğinin yanlış bir analizi üzerine stratejilerini oluşturduklarını düşünüyorduk. Aslında burası herhangi bir kıvılcımın olmadığı bir yer değildi -Mao’nun “Tek Bir Kıvılcım Bütün Bozkır’ı Tutuşturabilir.” Başlıklı tezine ithafen- ancak oldukça nemliydi.

Kesintisiz: 3. Bugünün perspektifi ile 1980’lerdeki eylemlerinize ve gelişen dünyada antiemperyalist mücadeleyi destekleme şeklinize baktığınızda başarılarınızı ve başarısızlıklarınızı nasıl değerlendirirsiniz? Yani, günümüz eylemcileri için bu mücadeleden alınacak dersler nelerdir?

Torkil Lauesen: Bizim antiemperyalist stratejimiz Üçüncü Dünya’daki ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemek üzerineydi. Biz onların “çevrede” sosyalizmi kurabileceğine, emperyalizmi sonlandırabileceğine ve Birinci Dünya’da devrimci huzursuzluğu yeniden alevlendirecek bir krize neden olacağına inanıyorduk. Bugün kendime kırk yıl sonra bunun doğruluğu ne kadar kanıtlanmıştır diye bir soru sorarsam, cevap açıktır: Çok değil.

Çok saf ve iyimser olduğumuz apaçık ortada. Ancak bu, zamanın basit bir yorumu. İlk olarak devrim 1970’lerde gündeme geldi. Üçüncü Dünya’daki milyonlarca insan, devrim için savaşmaya ve ölmeye hazırdı. Amerika, Vietnam’da yenildi. İyimser ve umutlu olmak için birçok sebep vardı. Bu nedenle bizleri “Devrimci Romantikler” olarak adlandıranlara itiraz ediyorum. Bence gerçek romantikler, emperyalist ülkelerde işçi kitlelerinin isyanda yükseleceğini düşünenlerdi. Yine de birçok ulusal kurtuluş hareketinin başarısının ve dekolonileşmenin ne sosyalizme yol açtığı ne de emperyalizme son verdiği doğrudur.

Desteklediğimiz kurtuluş hareketleriyle yakın temas halindeydik. Sosyalist görüşleri kesinlikle iyiydi. Kurtuluş mücadelelerinin bıraktığı mirası analiz ederken, gücün nasıl yozlaştığına odaklanmak kolay olacaktır. Sosyalizmin gerçekleşmemesinin başka nedenleri de vardır.  Her mücadele biricik özelliklere sahiptir, ancak ben onları etkileyen 3 ana sütuna odaklanırım: “Küresel Ekonomi yapıları, ulus-devlet yapısındaki güç sorunları ve sosyalist örneklerin olmayışı”

Küresel ekonomiyle ilgili olarak sosyalizmin gelişmesine engel olan en önemli engel, yeni sömürge ülkelerde neoliberalizmin yükselişi oldu. Neoliberal doktrin, serbest ticaret ve kapitalist dünya sistemine entegrasyon ile ilgiliydi. Yeni sömürge ülkeler ise bu dinamikleri değiştirmek için herhangi bir güce sahip değildi. Kahve, bakır gibi hammadde ürünlerinin fiyatları ile dünya pazarını etkilemek çok zordu. Birbirleriyle rekabete zorlanarak, birlikte dibe doğru sürüklendiler. Kendilerini dünya pazarından koparıp izole bir ekonomik sistem yaratmak, ulusal ekonomilerini harabe haline getirme riski taşıyordu. Bu yüzden şu an yönetmekte oldukları ülkelerin ekonomik temellerini bağımsızca atamamışlardı. Eski sömürgeci devletler tarafından kurulan ekonomik yapıları miras almışlardı. Bunlar sömürgecilerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde tasarlanmıştı. Ayrıca yalnızca birkaç hammaddeyi işleyebilecek endüstriler ile sınırlandırılmıştı. Ekonomide gerçekleştirilecek herhangi bir ana değişim içinde sermaye gerekiyordu. Ancak, mevcut olan tek pazarda, yani eski sömürgeci güçler ve onların ekonomik müttefikleri tarafından kontrol edilen kapitalist dünya pazarında, sahip oldukları tek ürünü satmamaları halinde sermaye nereden gelecekti?  Onların arzuları ve amaçları her ne olursa olsun yeni sömürgelerin ekonomileri kapitalist gerçekler tarafından belirlenirdi. Fakir ülkeler, hala eşit olmayan değişim sistemi ile değer kaybediyordu. Bu yüzden ülkelerin bireysel ulusal kurtuluşu, küresel pazarın dinamiklerini değiştirmeye yetmedi. Emperyalizm teorisyenleri, yeni sömürge uluslarda sosyalizm sorunu hakkında çok fazla kafa yordu ve 3 engel olduğunu fark etti: “Dünya pazarı, eşitsiz değişim sistemi, merkez ve çevre arasında devam eden bölünme”.

Teorisyenler sorunun çözümü hakkında hemfikir olamadılar. Bazıları, gelişmiş Küresel Güney ülkelerinin kendi aralarında artan iş birliğine vurgu yaparak ve yeni bir ekonomik düzen oluşturulmasını savunurken; Amin, tüm bunların aksine delinme stratejisini önerdi.

İkinci bir problem ise ulus-devlet gücünün sınırlandırılması oldu. Sosyalist hareketlerin tarihi modern ulus devlet sınırları içindeki ulusal hareketler ile benzer olarak gelişmiştir. Devrim fikri, esas olarak devlet iktidarını ele geçirme ve hükümet kurumlarının kontrolü etrafında dönmüştür. Enternasyonalizm ifadesi ise küresel düzeyde dahi ulus-devletlerin hala başlıca siyasi aktörler olduğunu göstermektedir. Bir yandan bu dinamik, ulusal devrimleri mümkün kılarken diğer yandan sosyalizmin yolunu tıkadı. Çünkü sosyalizmi izolasyon ve dış baskı halinde kurmak zordur. Küresel Güney’in yeni sömürge ülkelerinin çoğu, bu şartlarda temelini attı. Küresel kapitalizm, bireysel ulus-devlet özerkliğini oldukça sınırlandırmıştır. Anti-kolonici hareketler bir kez devlet iktidarını kazandıktan sonra bununla yüzleşmek zorunda kaldı. Bu durum, ana hedeflere ulaşmayı zor, hatta imkânsız kıldı. Bugün ise bunun kaçınılmaz olduğunu ve anti-kolonici hareketlerin bunu bilmesinin zorunluğu olduğunu söylemeliyiz. Ancak çok az sayıda seçeneğe sahiplerdi. Uluslararası ilişkilerin dengesini en azından ufakta olsa değiştirmek için devlet iktidarını ele geçirmek gerekliydi. Eski kolonilerin ve yeni bağımsız ulusların politik konumunu güçlendirmek için yapılan çeşitli girişimler, kolektif olarak bir fark yaratmanın mümkün olduğunu gösteriyor.

”Peki bugünkü durum nedir? Eski koloni devletler, sözde özgürlüklerini kazanmalarına rağmen, emperyalizmin bataklığından kurtulamadılar. Yeni sömürge devletlerin yönetici elit kadroları, kendi işbirlikçi sınıflarını kurmuşlardı. İşçiler ve köylüler sosyalizme dair inançlarını yitirmiş, liberal demokrasi ve İslamcılığa olan inançları artmıştı. Bu gelişmeler ise küresel kapitalizmin ömrünü uzatmıştı. Ancak 2007 krizi, kapitalizmin sona yaklaştığını gösteren öncü işaretlerden biri oldu. Krizin altında yatan nedenler sorumsuz finansal spekülasyonlardan çok daha derine inmişti. Bu ekonomik etkenler gösteriyor ki önümüzdeki 30 yıl, radikal değişimler için birçok fırsat penceresi açacaktır. Eğer 1970’ler çok fazla iyimserlik olarak nitelendiriliyorsa bugünkü dönem ise bir o kadar kötümserlik olarak nitelendirilmelidir.”

Üçüncü problem ise gerçek sosyalizmin olmayışıdır. Bireysel ulus-devletler ile dünya sistemi arasındaki tansiyon yalnızca yeni sömürge devletler ile emperyalist ülkeleri arasındaki ilişkileri etkilemekle kalmıyor; ayrıca devletlerde oluşan sosyalist kampı da etkiliyordu. Sosyalist hareketlerin ilk yıllarında, sosyalizm genel anlayışa göre yalnızca küresel olarak kurulabilirdi. Lenin, Rus Devrimi’nin hayatta kalmasının, Batı Avrupa’daki ve özellikle Almanya’daki başarılı olan devrimlere bağlı olduğunu savundu. Ancak Batı Avrupa’da devrimler gerçekleşmediğinde derin bir endişe duydu. 1923 Mart’ında, Lenin’in ölümünden kısa bir süre önce şu sözleri söyledi: “Bir sorun ile karşı karşıyayız, bugünkü harabe durumumuzda Batı Avrupa kapitalist ülkeleri sosyalizme doğru gelişimlerini tamamlayana kadar yalnızca küçük köylü üretimimizle ve şu andaki yıkıntı durumumuzla başa çıkabilecek miyiz?” Bildiğimiz gibi Batı Avrupa’da devrimler gerçekleşmedi ve 1930’larda Sovyetler Birliği, “bir ülkede sosyalizm” şiarını kabul etti. Batı’ya hiç uğramamış devrimler, Doğu’da kendini hissettirmeye başlamıştı. 1949’da Çin Komünist Partisi Çin Halk Cumhuriyeti’ni deklare etti. 1950’lerde ise Sovyetler Birliği çok ciddi şekilde Çin’i destekledi. Bu, Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı’ndan henüz kurtulduğu ve giderek düşmanca bir şekilde ABD ile karşı karşıya geldiği bir zamanda gerçekleşti. Bununla birlikte Sovyetler ve Çin arasındaki ilişki her zaman çok iyi olmadı. Aralarında gerçekleşen çatışmaların birçok farklı nedeni vardı. Bunlardan biri uluslararası komünist hareketin liderinin kim olacağı hakkındaydı. ABD’ye yönelik yaklaşımda da farklılıklar yaşandı. Ekonomik-askeri baskıya ve nükleer bir savaş olasılığına karşı Sovyetler Birliği, Batı ile “barış içinde birlikte yaşama” dönemine girmişti. Bu anlaşmazlıkların sonuçlarından biriyse, artık Sovyetler Birliği’nin Çin’in nükleer programının destekçisi olmayacağıydı. Çin, 1950’den 1953’e kadar Kore’de ABD ordularına karşı savaştı ve Amerika, muhalif olan Tayvan Çin Cumhuriyeti’ni korumaya aldı. Bu, Moskova ve Beijing’in aynı fikirde olmadığı tek dış politika konusu değildi. Bunların yanında ideolojik sebepler de vardı. Örneğin; Çin Komünist Partisi içinde, muhalif iki hizip arasındaki anlaşmazlık giderek arttı. Mao, partinin sol kanadında; Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping ise sağ kanadında durdu. Mao’nun “Büyük İleri Atılım” olarak bilinen ekonomik programı, umduğumuz sonuçları getirmemişti ve sağ kanat bu başarısızlığı kendi avantajı haline getirdi. Mao’ya göre; sağ kanat Sovyet ajanlarından oluşuyordu. Mao, Sovyetler Birliği’ne karşı sınıf mücadelesinin sosyalizm altında da devam ettiğini inkar ettiklerine dair bir eleştiri yaptı. Sovyetler Birliği ise sınıflı toplumun sona erdiğini ve devletin halka ait olduğunu savundu. Mao’nun görüşüne göre; yeni burjuva Sovyetler birliğinde güç kazanıyordu ve Liu Shaoqi liderliği altındaki Çin’de aynı olayın gerçekleşeceğinden korkuyordu. Ayrıca nükleer savaş ihtimali göz önüne alındığında, ABD’yi kışkırtmak ile ilgili endişeler de vardı. 1956 yılında Amerikan gazeteci Anna Louise Strong’un gerçekleştirdiği röportajda Mao, Amerika emperyalizmini, ünlü “kâğıttan kaplan” sözü ile tanımlamıştır: “Görünüşte çok güçlüdür ama gerçekte korkulacak bir şey değildir. O kâğıttan bir kaplandır…. Stratejik olarak, ABD emperyalizmini tamamen küçümsemeli. Taktik olarak, ciddiye almalıyız.”. Tüm bu yaşananların sonunda, Sovyetler Birliği ve Çin’in komünist liderleri arasındaki anlaşmazlık, uzlaşmanın artık mümkün olmadığı bir noktaya ulaştı. Ayrıca, uluslararası sosyalist hareketlerde ana ayrılıklara ve olumsuz etkilere sebep oldu. Sosyalist devletlerin ulusal çıkarları, emperyalizme karşı mücadelede uluslararası dayanışmadan daha ağır basmaktaydı ve sonuçta tüm bunlar 1970lerin sonunda anti emperyalist hareketlerin azalmasına neden oldu. Ancak tabi ki bazı istisnalar vardı. Fidel Castro liderliği altındaki Küba hükümeti; Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki sayısız antiemperyalist ayaklanmayı destekledi. Filistin davasını savunan FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) uluslararası dayanışmanın pratikteki en önemli örneklerini gösterdi. Lübnan’daki eğitim kamplarında, Orta Doğu, Afrika ve Latin Amerika’dan çok sayıda direniş hareketini memnuniyetle karşıladılar. Bu bizim üzerimizde de büyük bir etki bırakmıştı. Dünya çapında gerçekleşen kurtuluş hareketleri arasındaki iş birliğinde gerçek devrimci potansiyeli görmemizin sebeplerinden biri buydu. Bununla birlikte, bunlardan hiçbiri 1980’lerde sosyalist umutların kaybolmasını engelleyemedi. Kapitalist dünya sistemi ve modern ulus-devlet yapıları, görevlerini layığıyla yerine getirdi; ancak sosyalist kamptaki problemler inkâr edilmedi. Devlet sosyalizmi, umduğumuzdan dünyaya daha iyi bir örnek sunamadı; çünkü sosyalist devletlerin demokratik yapıları ve ekonomik süreçleri oldukça sıkıntılıydı. Bu yüzden bizler uygulanabilir sosyalist devlet örneğine sahip olamadık. Şunu söylemek için yeterli değildi, “Devlet sosyalizmi, gerçek sosyalizm değildir, haydi tekrar deneyin.” Neredeyse bir yüzyıla yayılan bu dönemde sosyalizm yaratmaya yönelik çok sayıda gerçek girişim vardı. Ancak çoğunun başarısız olmasıyla birlikte insanların sosyalist geleceğe olan inancını kaybetmesi şaşırılacak bir durum olmaktan çıkmıştı. Tüm bunlara rağmen Üçüncü Dünya Ülkelerinde sosyalizm hala gözden düşmemişti çünkü kapitalist sistem sömürü imparatorluğunu onların üstüne inşa etmişti. Toplumsal huzursuzluğa ve şiddetli tartışmalara yol açan zenginliğin küresel dağılımı günümüzde hala eşitsizliğini sürdürüyor ama günümüzün birçok direniş hareketi dayanışma, eşitlik ve özgürlük vizyonundan yoksun. Sosyalist özgürlük hareketleri ile ilgili hayal kırıklığı, çoğu zaman Afganistan, Irak ve Suriye gibi ülkelerde emperyalist güçler tarafından karşı-devrimci güçler olarak eğitilen ve desteklenen dinî radikallerin temsil ettiği sağ kanat antiemperyalizmini kucaklamaya itmiştir. Diğer yandan, liberalizm ve biçimsel demokrasinin tüm dünyayı Avrupa yapabileceğine dair naif inançla karşılaşıyoruz. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ilk önce sosyalizm popüler hale gelse de Irak’tan Fas’a kadar olan tüm insanları birleştirme hedefine sahip olan Pan-Arabizm düşüncesi egemen hale geliyor. Aslında mevcut sosyalist düzen ve 70’lerde, 80’lerde oluşan antiemperyalist hareketler Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra varlıklarını sürdürememiştir. Birbirini sürekli etkisiz hale getirmeye çalışan iki global güç tarafından açılan fırsat penceresi, aslında şu an hala kapanmış değil. Özgürlük hareketlerine sağlanan materyal destek artık mevcut değildi ve kolonicilik ile yönetilen ülkeler kâğıt üzerinde özgürlüklerini kazanmışlardı. Tüm bu nedenler ile sosyalizm mücadelesini sürdürmek bir hayli zor hale gelmişti. Neoliberal kapitalizm gündemini oluşturmuştu ve bu gündemi, yeni sömürge ülkelerin kapitalist dünya pazarına adaptasyonu için ülke yapılarına entegre etmeye başlamıştı. Özerk ekonomileri inşa etmek ve eski sistemler ile tüm bağlarını koparmak, yeni bağımsız ülkelerin başaramadıkları zorlu bir görevdi. Bu ayrıca güçlü ulusal ekonomi inşa etmek için hayati önem taşıyan kaynaklardan yoksun oldukları anlamına geliyordu; Fakir kalmak onların kaderinde vardı. Zor şartlara rağmen sosyalist politikaları uygulamaya yönelik her türlü girişim ABD’nin müdahalesiyle karşılaştı. Yirminci yüzyılın devrimci hareketleri düzeni devirmek üzere yaptıkları tüm girişimlerde büyük bir fedakârlık örneği göstermişlerdi. Ancak yine de emperyalist devletlerin sinsice planladıkları sindirme stratejileri ile birçoğu büyük kayıplar yaşamıştı. Yine de bu hareketlerin her birinin kapitalizmi uyarlamaya çalıştığını hatırlamak oldukça önemlidir. Kapitalizm, geçen yüz yıl içinde yaşadığı köklü değişimler ile giderek çökmüştü. Ulusal özgürlük mücadeleleri, dünya devrimine öncülük edemedi ya da bireysel sosyalist ulus devletler kuramadı, ancak bu hiçbir şey başaramadıkları anlamına gelmiyor. Onlar, Afrika ve Asya’daki kolonici sistemi bitirmişlerdi. Ayrıca Güney Afrika’daki ırkçı rejimin sonunu getirmişler, Latin Amerika’daki diktatörleri devirmişlerdi. Filistin’in kaderi ise küresel bilincin tam ortasına oturmuştu. Peki bugünkü durum nedir? Eski koloni devletler, sözde özgürlüklerini kazanmalarına rağmen, emperyalizmin bataklığından kurtulamadılar. Yeni sömürge devletlerin yönetici elit kadroları, kendi işbirlikçi sınıflarını kurmuşlardı. İşçiler ve köylüler sosyalizme dair inançlarını yitirmiş, liberal demokrasi ve İslamcılığa olan inançları artmıştı. Bu gelişmeler ise küresel kapitalizmin ömrünü uzatmıştı. Ancak 2007 krizi, kapitalizmin sona yaklaştığını gösteren öncü işaretlerden biri oldu. Krizin altında yatan nedenler sorumsuz finansal spekülasyonlardan çok daha derine inmişti. Bu ekonomik etkenler gösteriyor ki önümüzdeki 30 yıl, radikal değişimler için birçok fırsat penceresi açacaktır. Eğer 1970’ler çok fazla iyimserlik olarak nitelendiriliyorsa bugünkü dönem ise bir o kadar kötümserlik olarak nitelendirilmelidir.

Kesintisiz: 4. Dünya’daki devrimci örgütlerin çoğu -yalnızca gelişmiş ülkelerdeki değil- klasik Marksizm-Leninizm (ya da Maoizm) teorilerine evrilmedi, bu yüzden küresel politik ekonomik ilişkilerin analizi konusunda 1960’lardaki eşitsiz döviz teorilerin etkisini yakalayamadı….. Arghiri’nin analizi bugünün dünyasını analiz etme konusunda gerçekten çok değerli, küresel antiemperyalist hareketlerin stratejilerine rehber olabileceğini düşünüyor musunuz? Görüşünüz olumsuz ise sizin alternatifleriniz nelerdir?

Torkil Lauesen: Kesinlikle, Emmanuel uluslararası ticaretteki transfer değerlerini açıklayan analizi ile klasik Marksist görüşe çok büyük katkı sağladı. Marx’ın dördüncü bir Kapital’in 4. cildinde dış ticareti daha yakından incelemeyi planladığı, ancak hiçbir zaman bu planını hayata geçiremediğini biliyoruz. Emmanuel, bu kayıp sonu tamamladı. Ona göre 1800 ve 1500 yılları arasındaki kolonici sistemi, eşitsiz döviz sistemine öncülük ediyordu. Merkez ve çevre arasındaki eşit olmayan ilişki, 1880’lerde perçinlenmeye başladı. Yeni dönemde asgari ücret ödenirken eski dönemlerde maaşlar daha yüksekti. Eşitsiz döviz teorisine göre, maaşlar emperyalist düzende ülkelerin derecesini belirleyen ana unsurdur. Güncel değerler göz önüne alındığında, Küresel Kuzey ülkelerinde üretilen malların değeri, Güney’de üretilen malların değerine göre oldukça yüksek. “Küresel Kuzey ve Güney arasındaki ticaretteki eşitsiz değişim kavramı, bu ticaretin ucuz işgücü ile üretilen malların düşük fiyatlarında gizli kalması anlamına geldiği sürece, Marksist bir değer anlayışına dayanmaktadır.” O dönemden beri gelişen bu sistem ulus üstü ticaret zincirleri (TNCs) ile küresel seviyeye ulaşmıştır. Emmanuel’in eşitsiz değişim teorisi Ricardo’nun karşılaştırılmalı üstünlükler teorisini eleştiren bir etken olarak, “smiley eğrisi” olarak adlandırılan ana akım fiyat teorisi teorisi yani Küresel Üretim Zincirleri’nde eşit olmayan bir değişimin eleştirisidir.  Neoliberal ekonomiye göre; pazar fiyatları oluşturulurken- örneğin bir bilgisayarın sıfırdan üretilmesi- üretimde gerçekleştirilen her adım ürüne değer katan bir zincir olarak tanımlanır. Bu zincir genellikle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde başlarken, aynı yere yani tüketicilere dönmeden önce geri kalmış Güney ülkelerine gider ve orada üretimi gerçekleştirilir. (Nike, Adidas gibi kapitalizmin simgesi olan firmaların Güney Doğu Asya’da üretim yapması gibi.) Bu üretim şeması “katma değer” ismi verilen bir eğri ile gösterilir ve gülen surat ifadesindeki ağız şeklindedir. Başlangıçta finans, yönetim, gelişme ve dizayn gibi konular gelişmiş Kuzey ülkelerinde gerçekleştirilir, ancak daha az değerli işler geri kalmış Güney ülkelerinde gerçekleştirilir ve bu aşamanın katma değeri çok yüksektir. İkinci adımı ise geri kalmış Güney ülkelerinde düşük ücret çalışan işçilerin ana üretimi oluşturur ve bu aşamanın katma değeri çok düşüktür. Ve son adım olarak, ürün Kuzey’e döndüğünde gerçekleştirilen markalama ile pazarlama gibi işlemler sonucunda satışa çıktığında ise çok fazla “katma değer” söz konusudur. Küresel üretim zincirlerinin en karakteristik özelliklerinden biriyse, çok farklı işgücü piyasalarına sahip olmasıdır. “Mutlu surat eğrisi” ne göre; üretilen değerin çok büyük bir bölümü Kuzey’de yaratılır ve eğriyi şekillendiren her adım zincirin kendine ait olan yerini değerlendirir. Eğer bizler Marx’ın değer konseptini uygularsak, değer zinciri farklılık gösterebilir. Eğer bilgisayar üretimi sürecinde bir eğri oluşturursak, neoliberal iktisatçılar tarafından oluşturulan eğrinin tam zıttı olarak eğri, mutsuz yüz ifadesi gibi olacaktır. Bu eğrinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Çünkü mutsuz suratlı gülen yüz, değer yaratmayı gösterirken, basit bir şekilde fiyat yaratmayı da gösterir. Geri kalmış Güneydeki emeğin, kapitalist Kuzey’den daha ucuz olmasının ana sebebi, Güney’in daha az değerli ürünler yaratmasıdır. Bu aynı zamanda Güney’deki işçilerin emeğinin daha çok sömürülmesi anlamına gelmektedir. Burada Zak ve ben “Emperyalizm ve Değerin Fiyata Dönüşmesi” başlıklı makaleyi kısaca özetlemeye çalıştık.

Kesintisiz: 5. Zak Cope ile birlikte yazmış olduğunuz “Emperyalizm ve Değerlerin Fiyata Dönüşmesi” başlıklı makalede çevre ülkelerin (ya da Küresel geri kalmış Güney) sanayileşmiş olmalarına rağmen Küresel Kuzey’in teknolojik hakimiyeti nedeniyle hala nasıl ikincil pozisyonda kaldıklarına dikkat çekiyorsunuz. Sizce bu değişim aynı zamanda Güney ya da Kuzey’deki antiemperyalist stratejide bir değişime yol açıyor mu?

Güney’in endüstrileşmesi daha eşit bir Dünya yaratısı için bir adım değildi. Aksine 1970’lerin ortasındaki ekonomik krizlerden kurtulmak için bir kaçış rotasıydı. 1970’li yılların sonundan 2007’deki finansal krizlere kadar uzanan yeni bir altın çağa dönüşen karı maksimize etmenin bir yolu asla küresel kapitalizmin dinamiklerini değiştirmez. Kapitalist tarihin ilk 500 yılında ilk kez bir çevre ülkesi dünyanın önde gelen endüstri üreticisi haline geldi. Dolayısıyla bu yeni dinamikte, bir yandan sürekli bir değer aktarımına ve kutuplaşma eğilimine sahibiz. Diğer yandan ise bu güne kadar geri kalmış güney ülkeleri, gelişmemiş olarak nitelendirmiştik. Tüm bunlar göz önüne alındığında yakın zamanda Neoliberalizmin uluslararası sahneden çekileceği zor gözüküyordu. Ancak Donald Trump başkanlığındaki Birleşik Devletler hegemonyasının azalması, Brexit, Avrupa Birliği, G7’nin güç kaybı ve sağ popülizmin Dünya’da giderek artması siyasi atmosferi büyük oranda değiştirdi. Güney’in endüstrileşmesi, olumsuz sonuçlar yaratmaya başladı ve Güney ile Kuzey kapitalizmi arasında yeni politik problemler yarattı.

Dış kaynakların kullanılması ve özelleştirme politikaları son 30 yılda Küresel Kuzey’deki maaşları etkiledi. Krizin ilk kurbanları endüstriyel üretimde en az esnek çalışma saatlerine sahip olan işçilerdi. Ancak orta sınıfın bir kısmı da krizi oldukça fazla hissetti. ABD ve Avrupa’da sağ popülist partiler, standartlarının bozulması, refah devletinin ortadan kaldırılması ve çok fazla yabancının gelişi gibi neoliberalizmin ölümcül sonuçlarının hiç gerçekleşmediği bir ulusal egemenlik dönemine olan nostaljik çağrılar ile fırsat yakaladılar. Tüm bunlar siyasi sistem üzerinde büyük baskı oluşturdu. Bu siyasi sistemde şikayetlerin, iktidar partilerinin de yanıtları olmadığı şeklinde ifade edildiklerinde, belirsiz sonuçlarla bir kriz yaşanmaktadır. Bu durumda tüm çizgilerin geleneksel partileri – muhafazakâr ve sosyal demokrat – umutsuzca neoliberalizmin talepleri ile milliyetçiliğin yükselişi arasındaki uçurumu kapatmak için olasılıklar arıyorlar. Ancak şimdiye kadar başarılı olamadılar. Brexit referandumu ve Donald Trump’ın şaşırtıcı zaferi, neoliberal krizin ne kadar derinleştiğini gösteriyor.

Bizler sağ popülizm üzerinde daha açık olmalıyız: Onlar kapitalizm ile mücadele etmemelerine rağmen sermaye ile sorun yaşarlar. Küresel sistem oldukça karışık ve istikrarsızdır. Ekonomik güç, globalleşmiş üretim ve ateş altındaki finansal sistem ile birlikte hala yalan söylemeye devam ediyor. Uluslararası siyasi düzen tehtid altında. Triad’ın liderliği, Kanada’daki son G-7’nin gösterdiği gibi parçalanma belirtileri gösteriyor. Rusya tekrardan küresel lider olmaya istekli, Çin ise ekonomik ve siyasi açıdan oldukça güçlü durumda. Hal böyleyken; Küresel Güney’in proleterleri, giderek kendi güçlerinin farkına daha çok varıyor. Siyasi bağımsızlığı ekonomik egemenliğe çeviremeyen rejimler, halk desteğini kaybetti ve iktidarda kalmak için giderek artan otoriter önlemlere güveniyorlar. 70’lerdeki antiemperyalizm ulusal özgürlğe odaklanırken, gelecekteki antiemperyalist mücadele antikapitalizme odaklanacaktır.

Kesintisiz: 6. Sosyalist bloğun çöküşü birçok antiemperyalist hareketin sonlanmasına şüphesiz ki yol açtı. Kurtuluş hareketleri için mali ve politik bir destek bulunmadığı sürece, küresel perspektiften bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Dünyadaki bölgelerine izole olmuş antiemperyalist hareketleri birbirine bağlayacak ve onları devam ettirecek stratejiler ne olurdu?

Torkil Lauesen: ABD hegemonyasının çöküşü, Avrupa Birliği’nin zayıflaması, Rusya’nın tekrar küresel güç olarak uluslararası sahnede yer alması, Çin’in yükselişi, ancak İran, Hindistan ve Brezilya’nın giderek daha da endüstriyelleşmesi…  Tüm bunlar, antiemperyalist hareketlere politik manevra için daha iyi bir alan kazandırabilen çok kutuplu bir dünya sistemine doğru hareket ettiğimizi gösterir.

Kesintisiz: 7. Birçok hareketin yok olması hakkında konuştuk. Sosyalist bir ülke olan Küba’nın arabuluculuk yaptığı FARC’ın başı çektiği “barış süreçlerini” nasıl değerlendiriyorsunuz?
Pek çok benzer girişimin veya hareketin yok olmasını ya da hareketlerin emperyalist dünya düzeni ile bütünleşerek oportünizme ideolojik kayma yaşattığını akılda tutarak, kurtuluş mücadelesinin son bulacağını düşünüyor musunuz?

Torkil Lauesen: Evet, yukarıda bahsettiğim gibi, ulusal kurtuluştan “ekonomik kurtuluşa” yani antikapitalizme geçtiğimizi düşünüyorum.