Torkil Lauesen Röportajı – İkinci Bölüm

Kesintisiz: 8. Küresel antiemperyalist hareket homojen bir şeydir ve emperyalizmle iş birliği meselesi hakkında ateşli tartışmalar vardır. Örneğin, emperyalist müdahalenin Ortadoğu’daki mevcut odak noktalarından birinde, Kürt Ulusal Hareketi, SDF’nin kontrolü altındaki bölgelere ABD’nin askeri üsler kurmasına izin vererek kendini ABD’nin yanında konumlandırdı. Kürt Ulusal Hareketini destekleyen birçok devrimci örgüt var ancak emperyalizm ile olan iş birliği yüzünden Kürt Ulusal Hareketini eleştiren de bir çok örgüt var. Siz bu iş birliğini nasıl görüyorsunuz? Bu durum emperyalizmin Ortadoğu’daki varlığını güçlendirir mi veya globalleşmeye karşı bağımsız bir alternatif olarak antiemperyalist güçler için yeni bir fırsat yaratır mı? Sizce antiemperyalist aktivistler için beklenen sonuç nedir ve bu antiemperyalist örgütlerin konuyu nasıl yönlendirmeleri gerektiğini düşünüyorsunuz?

Torkil Lauesen: Türkiye ve Suriye’de savaşan Kürtler kesinlikle ilerici güçler. Ancak onlar bölgede söz sahibi olan ana güçler değil. Onlar büyük tehlikeler olan müttefiklerine güveniyorlar. Böylece bölgedeki büyük güçler yine emperyalist güçler olarak kalıyor ve istedikleri an müttefiklerini değersiz piyonlara çevirebilir. “Düşmanımın düşmanı, benim dostumdur.” mantığını izlemek benim için belli şartlar altında kaçınılmaz olabilir, ama tehlikeli bir oyundur ve asla uzun vadeli sonuçlar vermez. Aynı zamanda, güvenli bir mesafeden doğru bir politik çizgide ısrar etmek kolaydır; eğer sahada aktif iseniz, işler çok farklı görünebilir.

Kesintisiz: 9. Önceki soru bizi başka önemli bir konuya getiriyor: Emperyalist müdahale ve çekişmelerde Rusya’nın artan rolü göz önüne alındığında, Rusya’yı emperyalist bir ülke olarak değerlendiriyor musunuz? Eşitsiz değişim teorisine göre Rusya’nın doğru konumu nedir? Antiemperyalist eylemciler, Rus politikalarını ve eylemlerini nasıl değerlendirmelidir?

Torkil Lauesen: Rusya, Sovyetler Birliği’nin küresel etkisini yeniden kazanmaya çalışan, milli kapitalist ve yarı çevre bir ülkedir. Rusya, Sovyetlerin çöküşünden sonra yeniden küresel politikanın en önemli aktörlerinden biri haline geldi ve bu gücüyle birlikte eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetlerinin bulunduğu topraklardan ABD ve AB’nin siyasi etkisini temizlemeye niyetli. Ukrayna ve Ortadoğu’daki yerel çatışmalara Rusya’nın dahil olması, bu dediklerimi kanıtlar niteliktedir. Rusya, ABD ve AB’den bağımsız bir ulusal ekonomi kurmayı hedeflese de büyük ölçüde Rus ekonomisi, Sovyetler sonrası ilk dönemde Boris Yeltsin liderliğinde kurulan özel tekellerin oligarşisine bağımlıdır. Oligarşinin sosyalizm ile hiçbir alakası yoktur. Rusya ve ABD/AB müttefikleri arasında yaşanan sorunlar, emperyalist güçler arasındaki her zaman var olan klasik çatışmalardır. Emperyalistler arasındaki bu rekabet, antiemperyalist hareketler için bir manevra alanı sağlayabilir, ancak Rusya, antiemperyalist hareketler için müttefik değildir.

Kesintisiz: 10. Siyasi mücadelelere Rusya kadar müdahil olmamasına rağmen Çin, finansal ve askeri bir emperyalist güç olma yolunda hızla ilerliyor. Çin’in gelişimi ve gelecekte ABD ve AB emperyalizmi ile yaşayabileceği çelişkiler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunun yanında, Çin’in üçüncü dünya ülkelerini hedef almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çin’de ağırlıklı olarak Apple için üretim yapan Foxconn firmasının bir çok mutsuz işçisinin intihar etmesi sonucunda önlem olarak kurduğu ağlar.

Torkil Lauesen: Çin’in rolünün Rusya’ya göre çok daha karmaşık olduğunu düşünüyorum. Çin’in küresel ekonomiye entegre olması, hükümet tarafından belirlenen bilinçli bir ulusal strateji. Çin Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takiben neoliberal saldırganlıkla yüz yüze kalınca ne pasif teslimiyeti ne de neoliberal projeye karşı sert muhalefet yolunu seçti. Çin hükümeti, zengin ülkelerin seviyesine yetişmek ve Çin’in küresel kudretini onarmak istedi. Bunu başarmak için de partinin milliyetçi kanadı, emperyalist ülkelerin teknoloji ve yönetim anlayışlarını kopyalamayarak küresel pazara girmeye karar verdi. Aynı zamanda, hala parti bünyesinde sosyalizmi kurma amacı güden fraksiyonlar da mevcut. Bu durum, Çin’deki devlet kapitalizminin günümüzde aldığı biçimin ortaya çıkmasına neden oldu. Çin, küresel kapitalizm ile koşulsuz birleşme konusunda oldukça temkinli davrandı. Bu yüzden hükümet, ekonomik planlama üzerindeki hakimiyetini korudu ve ülkeye giren küresel sermayeyi, bahse konu olan hakimiyetine uyum sağlamaya zorladı.

Çin’in hedefi, ulus üstü kurum ve şirketlerle kurulan ortak girişimlere dayanan güçlü ve kapsamlı bir endüstriyel sektör geliştirmekti. Çin’deki şartlar, haliyle, Küresel Güney ülkelerindeki şartlara benzemiyor. Sanayileşme hükümet tarafından kontrol ediliyor ve bazı bölgelerin gelişimi, stratejik planlar doğrultusunda öncelik kazanıyor. Çin’in güçlü ulusal bankaları ve uluslararası önem kazanmaya devam eden güçlü bir para birimi var. Tarımcılık modernleştirildi ve sıkı bir hükümet denetimi altında. Toprağın, kişinin özel mülkü olması mümkün değil. Son olarak ülke, Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi, ulusal ekonomisini zarara uğratma pahasına silahlanma yarışına girmiyor. Buna rağmen, akılda kalan bazı sorular var. Uluslararası şirketlerin etkisi kontrol altında tutulabilir mi? Çin’de güçlü bir ulusal burjuvazi ortaya çıkıp, gücü ele geçirip, Çin’i düz kapitalist bir ülkeye dönüştürebilir mi? Tüketici toplumunun cazibesi, sosyalist inançlardan daha güçlü olabilir mi? Devlet kapitalizmi gerçekten sosyalizme evrilebilir mi?

Çin, bazılarınca “alt-emperyalist” olarak adlandırılıyor. Bu kategoriyi kullananlar, Çin’in Afrika’daki yatırımlarını, oradan hammadde çıkarmasını ve kazançlı madencilik endüstrisinde bir oyuncu haline gelmesini öne sürüyorlar. Bana kalırsa, “alt-emperyalist” terimi, emperyalist güçlerle bu ülkeler arasındaki temel farkları bulandırıyor. Çin, Afrika’da hammadde arıyor, fakat bunun net sonucu kendisini Küresel Kuzey’e muazzam bir değer aktarımı olarak ortaya koyuyor. İthal edilen hammaddelerin çoğu, Çin’in ihraç üzerine yoğunlaşmış endüstrilerinde kullanılıyor. Böylelikle, bizim gördüğümüz şey, Çin tüketimi kılığına bürünen Kuzey tüketimi oluyor. Çin’in Afrika’daki -veya başka bir yerdeki- siyaseti, kesinlikle sömürücü bir karakter ihtiva etmektedir ve Çin, Batı emperyalizmiyle bağlarını koparsa dahi bu sömürücü karakter ortadan kalkmayacaktır. Çin, ekonomisinin komprador kapitalist yönüne, ulusal yönüne kıyasla öncelik vermeye devam ettiği müddetçe, bu durum daha da kötüye gidecektir. Bazı analistler, Çin’in yeni hegemonik kapitalist gücü olarak, üçlü kolektif emperyalizmin (ABD- Batı Avrupa ve Japonya) yerine geçeceğini, böylelikle kapitalizmin kurtarıcısı rolünü üstleneceğini savunuyorlar.

Halihazırdaki Çin ekonomik modelinin sermaye birikim tarzı, ucuz işçiliğin sömürülmesine dayanıyor. Ucuz işçi kaynağı ise kurumak üzere. Çin’in endüstrileşmesi, ülkenin doğal kaynaklarının muazzam boyutlarda sömürülmesine ve devasa çevre sorunlarının ortaya çıkmasına yol açtı. Çin’in sınai şehirleri kirlilikle cebelleşiyor; bunda Çin’in enerji tüketiminin %75‘inin kömüre bağımlı olmasının rolü de yadsınamaz. Ne var ki, hava kirliliği Çin’in yaşadığı ekolojik sorunlardan sadece biri. Uluslararası Finans Kurumu‘na (IFC) göre, Çin‘in tarım, sanayi ve kent nüfusundaki sürekli artış nedeniyle, 2030‘a kadar %25 oranında su kıtlığı ile karşı karşıya kalması bekleniyor. Hem küresel iklim değişikliği hem de su eksikliğinin bir sonucu olarak, Çin’in mısır üretiminin 2040‘a kadar %18 oranında azalması mümkün. Çin esaslı reformlar yapmazsa, iç içe geçmeye başlayan ekonomik, siyasi, sosyal ve ekolojik krizler rejimin üstünde büyük baskı oluşturacaktır. Şimdilik, Çin’in sermaye birikimi, merkez kapitalist ülkelere yaptığı ihracı arttırmak üzerine kurulu. Peki bu uzun vadede devam ettirilebilir mi?

Çin’in sanayileşmesi; aşırı üretime, doğal kaynakların sürdürülemez sömürüsüne ve aşırı enerji tüketimine yol açtı. Ekonomik durgunluk dönemlerinde -özellikle Trump‘ın “Önce Amerika” siyaseti ışığında- Çin‘in ihracat piyasası küçülecektir. Olası bir çözüm ise maaşları arttırmak ve iç pazarı güçlendirmek olabilir. Çin hükümeti, ikincisini halihazırda yapmaya çalışıyor; 2007‘deki ekonomik krizden beri, Komünist Parti, ihracata tanınan öncelikten iç tüketimi güçlendirmeye doğru bir sapmanın belirtisi olan bir takım yasa tasarısını onayladı. Bu, kaçınılmaz olarak Çin’de maaşların düşük olmasının hayati önem taşıdığı Çin ve ulus aşırı sermaye için kaygılandırıcı bir gelişme olarak daha yüksek maaşları beraberinde getirdi. Çin’in küresel bir ekonomik güç olarak yükselişi, neoiberalizmin yükselişiyle beraber gerçekleştiyse de Çin’in uzun vadeli ulusal çıkarları, küresel sermayenin çıkarlarıyla uyuşmuyor. Çin, uluslararası siyaseti şekillendirmeye çalışıyor; üçlü kolektif emperyalizmin (ABD-AB-Japonya) hegemonyasına meydan okuyor ve küresel iktidarın çok merkezli paylaşımını talep ediyor. Çin hükümeti, uluslararası tartışmalarda artan şekilde Küresel Güney’in çıkarlarının temsilciliğini üstleniyor. Asya, Afrika ve Güney Amerika’daki nüfusu büyüyor; altyapı projelerine, alternatif kalkınma bankalarına yatırım yapıyor; Küresel Kuzey’in hakimiyetine karşı yeni bir tür Bandung İttifakı (Bağlantısızlar Hareketi’ne bağlı olarak 1955 yılında Endonezya’nın Bandung kentinde düzenlenen, bağımsızlığını kazanan Asya-Afrika ülkelerinin toplandığı konferansa ilişkin bir referans) yaratmayı hedefliyor. İnandırıcı olabilmek için ise, nihayetinde kapitalizmle kurduğu pragmatik iş birliğini terk etmesi ve ona
karşı gerçek bir alternatif teşkil edebilecek bir ekonomik model geliştirmesi gerekecek.

Kesintisiz: 11. Komünist Çalışma Grubu tarafından, yani Arghiri, tarafından ele alınan “Eşitsiz Değişim ve Sosyalizm Umutları” başlıklı makalede, Batılı işçi sınıfının mevcut dünya sisteminin ayrıcalıklarından oldukça faydalanabildiği için küresel sosyalizmle herhangi bir alakasının olmadığını vurgulanıyor. Ayrıca Galtung’a ait olan “Emperyalizmin Yapısal Teorisi” başlıklı makalede ise merkezdeki işçi sınıfı ile çevredeki işçi sınıfının çıkarların çok farklı olduğu vurgulanıyor. Bunlar göz önüne alındığında, Batı ülkelerindeki eylemciler, çevre ülkelerdeki antiemperyalist hareketlere verdiği desteği nasıl arttırabilir? Batı’daki mevcut güç dengesini değiştirmek için yapılacak bir şey var mı?

Torkil Lauesen: Batı’da antiemperyalistler azınlıktadır ancak bu oldukça önemli bir azınlıktır. Öncelikle, Küresel Güney ülkelerindeki radikal antikapitalist profile ve geniş halk tabanına sahip olan antiemperyalist güçler desteklenmelidir. Bunlar devrimci hareketler olabilir, işçi hareketleri olabilir veya Filistin, Kürdistan, Batı Sahra gibi bölgelerde kalıntıları kalan ulusal kurtuluş hareketleri olabilir. Bizler, tüm hareketleri pratik, materyal ve politik olarak desteklemeliyiz. Dayanışma önemli bir eylemdir ve bu gerçekleşmelidir. Bununla birlikte; stratejilerin gelişmesine katkıda bulunmak ve analiz etmekte bir o kadar önemlidir. Diğer önemli bir görüş ise emperyalist hinterlandı etkisiz hale getirmek üzerinedir. Bizler Küresel Kuzey ülkelerinin siyasi ve askeri müdahalelerine karşı durmalıyız. Ayrıca ırkçılığa karşı olduğu gibi mülteci ve göçmen hakları içinde savaşmalıyız. Bizler, insanların sınır ötesi serbest dolaşım haklarını desteklemeliyiz. Bu yüzden dayanışma, yurttaşlık üzerine kurulmaz ancak ve ancak sınıf üzerine kurulur. Sonuç olarak, bizler ileride yaşanacak mücadeleler için bilgi, taktik, pratik beceri ve örgüt formları geliştirmeliyiz. Bizler stratejik düşünmeliyiz. Giderek artacak olan otoriter bir devletin uygulayacağı baskıyla karşı karşıya kaldığımızda hazırlıklı olmalıyız.

Kesintisiz: 12. Kuzey ve Güney ülkelerindeki örgütler arasındaki görevlerin nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Torkil Lauesen: Yukarıda bahsettiğimiz gibi Güney ön cephe, Kuzey ise “hinterland”dır. Bununla birlikte önümüzdeki yıllar oldukça dramatik olabilir. Durumlar hızla değişebilir. Ekonomik buhranlara cevap niteliğinde birçok isyan ile karşılaşabiliriz. Doğanın tahribatına karşı huzursuzluk giderek artabilir. Dahası, emperyalistler arası savaşların sonucu olarak devrimci mücadeleler ile karşılaşabiliriz. Bizler tarihsel bir eşikte yaşıyoruz. İlerici ve gerici güçler arasındaki acımasız çatışmalar sonucunda yeni bir dünya düzeni ortaya çıkacaktır. Sonuçları oldukça ağır olabilir. Sistem kendi kendini imha edecek mi? Sistem tüm dünyayı ele geçirebilecek mi? Yeni bir sistem olarak küresel bir ayrımcılık sistemi mi kurulacak? Yoksa sosyalizm bu sistemin yerini mi alacak? Tüm bunları göz önüne alarak mücadelemizi hem kuzey ile güney hem güney ile güney arasında koordine etmeliyiz.

Kesintisiz: 13. Antiemperyalizm kendi başına bağımsız bir ideolojiye sahip değildir. Ancak hareketlerin çeşitli stratejilerinden ziyade geleneksel olarak Marksist-Leninist geleneği takip eden güçler tarafından domine edilmiştir. Oportünizm, eylemsizlik ya da yeni koşullara uyum sağlayamama ile birlikte Marksist-Leninist hareketlerin egemenliği, çoğu zaman milliyetçi ya da dindar olan çeşitli ideolojiler tarafından tehdit ediliyor. Onların gerekli olan değişiklikler yaratıp, bunları kullanabileceğini düşünüyor musunuz? Antiemperyalizmin komünist olmayan hareketlerin siyasal çıkarlarına ve hedeflerine bağlı olmaktan ziyade ilkeli ve tavizsiz kalmasını sağlamak için eylemciler ne yapmalıdır?

Torkil Lauesen: Antiemperyalizmin çoğunlukla gerici olan birçok biçimi olmuştur. Amerikan bağımsızlığı, tarihsel olarak antikolonici ve Rodezya’daki Ian Smith rejimi antiemperyalist bir yapıya sahiptir. Bugün ise ABD karşıtı olan bir antiemperyalizm karışımı söz konusu. Bu açıdan bakıldığında İran antiemperyalist bir yapıya dönüşüyor. Benim için antiemperyalizm, antikapitalizm veya tam tersi ile bağlantılıdır. Her iki mücadele de birbirinden ayrılamaz.

Kesintisiz: 14. Son olarak, Türkiye köklü bir geçmişe sahip olan ve hala devam eden militan bir anti emperyalist mücadele geleneğine sahip. Türkiye’deki antiemperyalist militanlara bir mesaj vermek istiyor musunuz?

Torkil Lauesen: Sanırım iyimser olabilmek için yeterince temele sahibiz. Belki 1970’li yıllarda çok daha iyimserdik, ancak günümüzde çok fazla karamsarlık söz konusu. Değişim için gerekli olan objektif şartlar oldukça elverişli durumda. Kapitalist sistem yapısal bir krizle yüzleşiyor. ABD ve AB’nin gücü giderek azalıyor. Onlar bölünmüş ve karışık bir durumdalar. Bu durumda eylemciler ve eylemler daha önemli hale geliyor. Ancak sorun, objektif öznel güçlerin oldukça zayıf olmasıdır. Ancak bunu değiştirmek bizlere bağlıdır. Kötümser olmamız için bir sebebimiz yok. Aksine, örgütlenmeye ve gelecekteki dramatik değişimlere hazırlanmaya başlamalıyız.