Yeni Sömürgelerde Seçimlerin İşlevi

1950’li yıllardan itibaren emperyalist sistemin yaşadığı dönüşüm ve buna bağlı olarak gelişen yeni politik-ekonomik örgütlenme metodu kapitalist merkezlerin ve sömürge çevrenin yapısını dönüşüme uğrattı. Emperyalizmin birinci bunalım evresinden sonra ortaya çıkan SSCB’ye, ikinci bunalım evresinden sonra Çin Halk Cumhuriyeti, Yugoslavya, Demokratik Almanya gibi sosyalist veya halk demokrasileriyle yönetilen ülkelerin eklenmesi ve sömürge ülkelerde sosyalizmle etkilenim içinde gelişen bağımsızlık hareketleri emperyalizmin gerek içsel düzleminde gerek çevre düzleminde bir yenilenmeyi geliştirmesini sağladı. Emperyalist ülkeler ABD’de ”new deal”, Avrupa ülkelerinde ise sosyal refah devletiyle tanımlanan yeni bir modeli oluşturarak işçi sınıfının emperyalist sömürüden payının ve kapitalist sistemin düzlemi içinde demokratik haklarının arttırıldığı bir yapılanmaya gitti. Bu yapılanma ile birlikte emperyalist merkezlerde işçi sınıfının önemli bir çoğunluğu yaratılan ayrıcalıklarla pasifize edildi ve kapitalist oligarşik sistemin bir parçası haline getirildi.

Sömürge ülkelerde ise emperyalist merkez ülkelerin stratejisi devlet yapısı ve ekonomik sistemin yeni bir içsel işleyişe büründüğü bir muhteva üzerinden dönüştü. Bilindiği gibi emperyalizmin ikinci bunalım evresinde sömürge-yarı sömürge ekonomisini karakterize eden şey sömürgelerden emperyalist merkezlere ham madde ve kaynak transferiydi. Sanayinin sadece ham madde üretimine bağlı olarak sınırlı ölçüde geliştiği, tarım ekonomisi ağırlıklı yarı sömürge ekonomisinin yerini yeni sömürge sisteme geçişle birlikte sanayileşme ve şehirleşmenin arttığı bir biçim almaya başladı. Yarı sömürge dönemde var olan yarı feodal yapı böylece çözülmeye giderek kapitalist işleyişin egemen dinamik olarak hakim olduğu, teknik ve finansal anlamda bağımlı da olsa bir sanayileşmenin ortaya çıktığı bir yapıyla birlikte dönüşüme uğradı. Bunun sonucu olarak yeni sömürge ekonomisinin karakteristiği sömürgeden emperyalist merkeze kaynak transferi yerine emperyalist merkezden sömürgeye patent, yedek parça, teknik bilgi ve eleman aktarımı üzerine kurulu bir yapıya büründü.

Yeni sömürgelerin devlet yapısının belirleyici dinamiğini ise daimi krizler ve daimi krizlere karşı geliştirilen idari yapı oluşturdu. Kapitalizmin bir yandan kendini tüm yeryüzüne yayması diğer yandan ise içsel krizlerini yeryüzünün diğer coğrafyalarına aktarmasının aracı diyebileceğimiz emperyalizm, yeni sömürgelerde kendini emperyalist merkezlerinin krizinin aktarımının sonucunda oluşabilecek karşı hareketlere göre biçimlendirdi. Emperyalizmin ilk iki bunalım evresinde sömürgelere aktarılan kriz kendiliğinden gelişen toplumsal hareketlere yol açabiliyor, sömürgelerde ki merkezi devlet aygıtının zayıflığı bu toplumsal hareketlerin güçlenmesi ve bu hareketleri örgütleyen devrimcilerin sömürge devlet cihazı ve emperyalizme karşı başarılı örnekler oluşturmasına sebep oluyordu. Bu örneklerden ders alan emperyalizm üçüncü bunalım evresinde geliştirdiği yeni sömürgecilikle öncelikle doğrudan işgali yok edip Çayanist kuramda gizli işgal olarak adlandırılan biçimsel olarak bağımsız ama ekonomik yapısı emperyal ağa bağımlı, emperyalizmle çıkarları iç içe geçmiş oligarşi ve oligarşiye bağlı bürokrat aygıt üzerinden yeni bir formülasyona gitti. Bu formülasyonun başat unsurlarından biri ise bu devlet cihazıyla birlikte oluşturulan yeni sömürge faşizmiydi.

”Yeni sömürgeci metodların temelinde, emperyalist tekellerin aç gözlü sömürü politikasına cevap verecek şekilde, sömürge ülkelerde meta pazarının genişletilmesi, ”yukarıdan aşağıya kapitalizmin” bu ülkelerde hakim üretim biçimi olması, merkezi güçlü otoritenin egemen olması sonucunu doğurmuştur. ”Yukarıdan aşağıya demokratik” devrim belli ölçülerde gerçekleştirilmiş; üst yapıda feodal ilişkiler genellikle muhafaza edilirken (emeğin feodal sömürüsü sürdürülüp, feodal ideolojiler muhafaza edilirken…) alt yapıda kapitalizm egemen unsur haline gelmiştir. (Pazar için üretim). Bu da, bu ülkelerde, hafif ve orta sanayinin kurulması ve de yerli tekelci burjuvazinin (emperyalizmin en gözde müttefiki olarak) oluşması ve gelişmesi demektir. Ancak gelişen yerli burjuvazi, iç dinamikle değil, emperyalizmle baştan bütünleşmiş olarak gelişmiştir. Böylece I. ve II. genel bunalım dönemlerinde bu ülkeler için dışsal bir olgu olan emperyalizm bu dönemde aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmiştir. (Gizli işgal esprisi).” Mahir Çayan

Emperyalist ülkelerde ortaya çıkan klasik faşizmlerin aşağıdan yukarı dinamiğinin aksine yeni sömürge faşizmleri yukarıdan aşağıya inşa edildi. Emperyalizmle iç içe geçmiş oligarşi, oligarşiye bağlı askeri-bürokratik aygıt ve yeni sömürge devlet aygıtının yapısına bağlı olarak geliştirilen, toplumsal hareketlere saldırmada işlevsel olarak yararlanılan sivil faşist hareket yeni sömürge faşizminin dokusunu oluşturdu. Yeni sömürgecilikle birlikte sanayileşmenin getirdiği nispi refah ve ideolojik aygıtlarla oluşturulan suni dengenin yeni sömürgelerin doğası olan daimi krizlerle tıkanma evresine geldiği noktalarda yeni sömürge faşizmi askeri aygıtlarıyla ve zaman zaman sivil faşist hareketleriyle devreye girerek karşıt toplumsal hareketlerin çıkmasını engellemeye veya bu hareketleri şiddet tekeliyle yok etmeye çalıştı.

Filipin tipi demokrasi olarak da tanımlanan bu sistemde demokrasi sadece oligarşik iktidarın hegemonyasının aracı olan partilere izin verilecek şekilde işletilen, bu hegemonyanın ötesine geçenlerin ise ezilmeye çalışıldığı bir yapı üzerinden kuruldu. Tüm bunların sonucu olarak yeni sömürgelerde yasal sistem ve seçimlerin işlevi oligarşinin mevcut hegemonyasını toplum üzerinde yeniden üretmek ile oligarşiye karşıt toplumsal hareketleri düzen içi odaklar üzerinden pasifize etmek veya her ne kadar düzen dışı söylemi içinde barındırsa da pasifist bir metot üzerinden hareket eden sol özneleri şiddet aygıtıyla devre dışı bırakarak kitlelerin umudunu yok etmek üzerinden işledi. Bu konunun daha iyi anlaşılması için tarihsel ve güncel çeşitli örneklere de bakmak açıklayıcı olacaktır.

Şili ve Allende Deneyimi

1970 yılında Salvador Allende Komünistler, Sosyal Demokratlar ve Hristiyan Demokrat Parti’den ayrılanların birleşmesiyle kurduğu Unidad Popular’ın (Halk Birliği) başkan adayı oldu ve seçimleri kazandı. Yoksullardan yana bir söylemle seçimleri kazanan Allende ılımlı denebilecek bir programla mücadelesine başlamış, ABD ile doğrudan bir karşıtlık kurmasa da Allende’nin ekonomik programını yeni sömürgeci çıkarlarına tehdit olarak gören ABD, Allende ile ilişkisini kesmiş ve Şili’ye yönelik ekonomik yardımlarını durdurmuştu. Toprak reformu ile yoksul köylüye toprak dağıtma, kamusal istihdam olanaklarını geliştirerek halka iş imkanı sağlama ve gelir dağılımında yoksulların payını arttırıp, memur maaşlarına üst limit getirme şeklinde oluşan Allende’nin programının oligarşi ve emperyalizm açısından tehlikeli noktası bankacılık ve maden sektöründe yaptığı kamulaştırmalar oldu. Üç ABD’li şirketin (Kennecott, Anaconda ve Cerro Şirketleri) bakır üretiminin yüzde seksenini kontrol altında tuttuğu bakır madeni sektörü Allende tarafından tamamen kamulaştırıldı. Bankacılık sisteminin yüzde doksanı da yine Allende tarafından kamulaştırıldı.

Bir dizi ulusal ve uluslararası tekelci şirketin kamulaştırılması bununla birlikte Küba ile geliştirilen enternasyonal ilişkiler ve antiemperyalist dış politika Allende’nin iktidarının ikinci yılında 1972’den itibaren yoğun saldırılara maruz kalmasına sebep oldu. 1972’de kamyon sahipleri greve gitti, fabrika patronları üretimi sabote etmeye başladı, Allende’ye karşı sağcı sokak gösterileri örgütlendi, ordu içindeki Allende yanlısı askerlerin bazıları istifaya zorlandı bazıları ise suikastla öldürüldü. Schneider Doktrini olarak bilinen 1970 yılında Şili ordusunun komutanı olan René Schneider’ın hazırladığı doktrin ordunun politika dışında kalmasını ve Allende’nin başkan seçilmesine müdahil olunmamasını savunuyordu. René Schneider, Allende başkan seçildikten bir ay sonra suikastla öldürüldü. Schneider sonrası ordu içindeki Allende’ye yakın isimlerden olan, Allende’nin Schneider’in görevini sürdürmesi için atadığı Carlos Prats ise Ağustos 1973’te istifaya zorlandı ve onun yerine sonrasında darbeyi gerçekleştirecek olan Augusto Pinochet atandı.

ABD’nin ve Şili oligarşisinin ordu üzerinden müdahalelerinin yanında ekonomik sabotajlarıyla başlayan ve orta sınıfların sokak eylemlerinde kendini gösteren kriz, Allende 1970’te seçildiğinde ona destek olan Hristiyan Demokrat Parti’nin 1973 Ağustos’unda meclis de diğer sağcı partilerle birlikte oy çoğunluyla Allende hükümetini ”anayasa dışı” ilan etmesiyle şiddetlendi. Allende’nin devrileceğinin ilk işareti 29 Haziran 1973’teki darbe girişiminde ortaya çıkmış ancak o dönem hala Allende yanlısı Prats’ın ordu komutanı olması darbeyi başarısız kılmıştı. Ancak Ağustos ayının sonunda önce Prats’ın ordu tarafından istifaya zorlanması ve Pinochet’nin onun yerini alması sonrasında ise meclisten Allende’nin ”anayasa dışı” olduğunu ilan eden kararın çıkması, sağcı sokak eylemleri ve Allende’nin tüm bunlara burjuva devlet mekanizmasını aşacak şekilde önlem almaması sonu hazırladı. 11 Eylül 1973’te CIA destekli bir darbeyle Pinochet komutasındaki Şili ordusu yönetimi ele geçirdi. Allende darbeye karşı silahla direndi ve katledildi. Darbe sonrası binlerce Şilili devrimci ise hapishanelerde işkenceyle katledildi ve Allende’nin sağladığı tüm demokratik kazanımlar neoliberalizmin laboratuvarına dönen Şili’de yok edildi.

Salvador Allende, son anlarında silahla direnmeye hazırlanırken.

Allende’nin temel hatası yeni sömürgelerde oligarşinin yoksullardan yana dönüşüm gerçekleştirmeye çalışan bir harekete düzen sınırları içinde de kalsa tahammül edemeyeceğini görememesiydi. 1965’te kurulan MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria – Devrimci Sol Hareket), Allende’ye dair yaptığı tespitlerde yaşanılan dönemi ”devrim öncesi dönem” olarak adlandırıyor ama Allendecilerin kurumsal siyasete bağlı kalması, ordu ve anayasaya saygı göstermesi, işçileri silahlandırmamasını eleştiriyor ve bu nedenlerle Allendecileri düzen içi dönüşüme dair hayal görmekle eleştiriyorlardı (MIR 1970’den itibaren Allende’nin silahlı korumasını da üstlenmişti). MIR’ın stratejisine göre eşitsiz ve bileşik, bağımlı gelişme yapısına sahip Şili’de devrim ”milli burjuvazi” ile ittifak üzerinden ve barışçıl, legalist bir biçimde aşamalı şekilde gerçekleştirilemezdi. Devrim, kent ve kır yoksullarının bileşimi ve şiddet yoluyla kesintisiz bir şekilde gerçekleştirilebilirdi. MIR’ın Allende’ye dönük anayasal sınırlar içinde dönüşüm yapma çabasının başarısızlığa uğrayacağına dair öngörüsü ve devrimin ancak burjuva devlet mekanizmasının şiddetle alaşağı edilmesiyle gerçekleşeceğine dair tespiti bugün de geçerliliğini korumakta.

Başarılı Öykü: Nikaragua

Şili’nin tersi bir örnek olarak başarılı bir devrimin yaşandığı yer Nikaragua olacaktı. 1970’li yılların başına gelindiğinde Somoza ailesi kırk yıldan fazla bir süredir ülkeyi diktatörlükle yönetmekte ve Nikaragua ekonomisi uluslararası tekeller ile onlara bağlı oligarşinin kontrolündeydi. Yeni sömürge faşizminin tipik bir örneği olan Nikaragua’da parlamenter seçimler ve başkanlık seçimleri göstermelik bir şekilde varlığını devam ettiriyordu. Başkan doğrudan kongre yoluyla veya periyodik seçimlerle belirleniyordu ama 1936’da başkanlığı elde eden Somoza ailesi 42 yıl boyunca ülkeyi yönetecekti. Bu süreçte ise Somozalar başkanlığa süresiz yeniden atanamama gibi bir sorunu beş defa kukla bir başkanın seçilip kısa bir görev süresinden sonra istifayla Somoza ailesine devretmesi şeklinde aşacaktı. Parlamenter sistem ise Somoza’ya bağlı Milliyetçi Liberal Parti ve Muhafazakar Parti arasında yönetilecek, parlamentoda ki diğer iki küçük grup ise Liberal Parti ve Hristiyan Toplumsal Partisi olacaktı. Yeni sömürgeci iktidar böylece Somozacılar ve Muhafazakarların ortaklaşa yürütmesiyle sürekliliğini sağlıyor, biçimsel demokratik işleyiş oligarşinin toplum üzerindeki hegemonyasının aracı oluyor diğer yandan ise Somozacı düzene karşı çıkanlar katliam ve tutuklamalarla baskı altına alınıyordu.

1962 yılına gelindiğinde reformist SBKP çizgisindeki Latin Amerika solunun demokrasi ve sosyalizme barışçıl yollarla geçiş stratejisinin yeni sömürge faşizminde mümkün olamayacağı tespitini yapan Carlos Fonseca, Amador Silvio Mayorga ve Tomas Borge, Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) hareketini kurdu. FSLN, Somozacı iktidarın ancak gerilla mücadelesi yoluyla devrilebileceğini savunuyor ve buna bağlı olarak Küba devriminden esinlenerek kırda gerilla fokoları hazırlamaya koyuluyordu. Ancak 1963 ve 1967’de iki kez denenen foko stratejisi askeri olarak başarısızlığa uğrayacak ve bu durum FSLN’nin önce fokoizm stratejisinden askeri eylemle kitle içinde politik çalışmanın birleştirildiği ”uzun süreli halk savaşı” stratejisine geçişine 1970’de ise dört yıllık bir dönem için askeri faaliyetini sonlandırmasına sebep olacaktı.

1970’li yıllardan itibaren Nikaragua’da krizi ortaya çıkaran öncelikle oligarşi içi çelişme olacaktı. 1936’dan itibaren iktidarı elinde tutan Somozaların, Ulusal Muhafızların toplum üzerindeki baskıcı etkisi ile oligarşinin diğer fraksiyonlarına sağladığı toplumsal düzen ve Muhafazakarlarla ittifak ile yönetimi paylaşma üzerinden sürdürdüğü yapı 1970’lerde çatlama yaşayacaktı. 1970’lere gelindiğinde Nikaragua içinde ekonomik olarak ancak en güçlü dördüncü aile olan Somozaların devlet gücünü hakim ekonomik kaldıraç olarak kullanmaya başlaması oligarşi içindeki diğer fraksiyonların varlığını tehdit edici boyutlara gelmeye başlamıştı. Nikaragua oligarşisi bu tehdide karşılık yeni sömürgeci düzeninin Somoza olmadan sürdürüleceği bir politik yapıyı geliştirmenin yollarını aramaya başladı.

”Somozasız Somozacılık” olarak tanımlanan bu dönüşümle Nikaragua oligarşisi kendisini tehdit etmeye başlayan Somoza’yı ortadan kaldırmak ve sömürge faşizmini yenileyerek suni dengeyi sürdürmeyi hedefliyordu. Sömürge faşizminin oligarşi tarafından gerçekleşecek olası reformu ve bunun toplumsal çelişkileri soğurma olasığına karşılık Sandinistler ise Somozacı devlet aygıtını ve yeni sömürgeci sistemi tamamen yıkmayı hedefleyen bir formülasyonla ortaya çıktı. 1974’ten itibaren politik şiddet eylemlerine yeniden başlayan Sandinistler ilk olarak rejimin iki önemli ismini kaçırdı. Bazı politik tutsakların serbest bırakılması ve bildirilerinin yayınlanması karşılığında bu kişiler serbest bırakıldı. Bu ilk şiddet eylemi Sandinistlerin gelişen toplumsal hareket üzerindeki hegemonyasının başlangıcıydı.

1975’e gelindiğinde Sandinist hareket üçe bölünmüştü. Kırı temel alan ”uzun süreli halk savaşı” eğilimi , öncü savaş eylemlerine karşı çıkıp sadece kitlesel örgütlenmeyi savunan ”proleter eğilim” ve rejime karşı silahlı saldırıya geçmeyi savunan ”Tercerista”. Bu üç eğilim arasından kısa sürede öne çıkıp, 1977’de çoğunluğa sahip olan grup Tercerista olacaktı. Şehir gerillası mücadelesini temel alan Tercerista stratejisi rejimin çelişkilerinin yoğunluğu düşünüldüğünde bu süreçte sayısal olarak zayıf bir devrimci grubun bile eylemlerle inisiyatifi alabileceğine ve rejimin krizini derinleştirebileceğine dayanıyordu. Bu bağlamda şiddet eylemlerine hız veren Tercerista, 20 Temmuz 1978’de rejimin kolluk gücü Ulusal Muhafızların karargahını ve Somoza’nın sığınağını bombaladılar. 22 Ağustos 1978’de ise Eden Pastora komutasındaki gerillalar, Ulusal Saray’ı ele geçirdi, altmış milletvekili ve pek çok bakanla birlikte rejimin önde gelen beş yüz ismini ele geçirdi. Rehineler, FSLN kurucularından Tomas Borge ve seksen iki FSLN tutuklusunun serbest bırakılması ve bir basın bildirisinin yayınlanması karşılığında serbest bırakıldı.

Tüm bu eylemlerin sonucunda FSLN Tercarista’nın rejimin çelişkilerinin keskinleşmesi öngörüsü gerçekleşti. Oligarşi içi çelişkiler yoğunlaştı ve iktidarı ekonomik ayrıcalıkları ve Ulusal Muhafızlar korunsa da devretmeyi reddeden Somoza, muhalif burjuvazinin sözcüsü La Prensa editörü Chamorro başta olmak üzere çeşitli isimleri suikastla öldürdü ve sokak gösterilerine karşı acımasız katliamlara girişti. Tüm bunların sonucunda kitleler ”Somozasız Somozacılık” formülasyonunu reddetmeye başladı ve FSLN’nin politik şiddet eylemleriyle devletin şiddet tekelini yok etmesi devrimci örgütün kitleler üzerindeki hegemonyası sağlandı.

1979 yılında gerçekleşen Nikaragua devrimi, Allende’nin ve reformist Latin solunun seçim yoluyla ya da barışçıl geçiş düşüncesinin aksine devrimin sadece örgütlenmiş şiddetle gerçekleşebileceğinin göstergesi oldu. Sandinist devrimden çıkarılacak en önemli dersler, devrimci örgütün oligarşi içi çelişkilerden yararlanırken oligarşinin herhangi bir fraksiyonunun peşine takılmaması, mücadelenin başından itibaren devrimin yegane yolunu gösterip bu bağlamda gerçekleşen silahlı mücadele, eylem ve politika inisiyatifiyle öncülüğü ele geçirmesidir.

Fidel Castro, Daniel Ortega ve Maurice Bishop

Güncel Örnekler: Venezuela ve Brezilya

2000’li yıllardan itibaren Latin Amerika’da seçimleri kazanan sol reformistler arasında kendilerine karşı girişilen karşı hareketlerle en çok dikkat çeken iki örnek Venezuela’da Chavez, Brezilya’da ise Lula oldu. 1998 yılında başkanlığı kazanan Chavez, kapitalist sisteme karşı çıkmayan ama neoliberalizme yönelik eleştiriler geliştiren ve eski sosyal devlet modelini savunan bir söylemle ortaya çıktı. Bu bağlamda iktidarının ilk yıllarında IMF’nin programını takip eden ve yabancı sermayeye yönelik bir karşıtlığı olmayan Chavez 2000’li yılların başından itibaren ise bazı kamucu adımlar atmaya başladı. 2001’de devlete ait petrol şirketi PDVSA’da (Petroleos de Venezuela, S.A.) petrol arama ve çıkarma projelerinde son sözü hükümetin söyleyeceği bir yasa çıkaran Chavez daha sonraki yıllarda bazı bölgelerde petrol arama ve çıkarmada kontrolü uluslararası tekellerden alıp hükümete veren adımlar attı. Bu kamulaştırmalara yoksullara yönelik sağlık ve eğitim hizmetlerinin arttırılması ve gelir dağılımında kısmi dönüşümle özetlenebilecek girişimler de eklendi.

Eski bir sendika lideri olan ve 2003 yılında Brezilya İşçi Partisi’nin başkan adayı olarak seçimleri kazanan Lula da Silva da Chavez’le benzer biçimde kapitalizmle yapısal karşıtlık içermeyen, düzen içinde kısmi toplumsal reformlar gerçekleştiren bir programı benimsedi. Bir yandan Brezilya doğal kaynakları üzerinde uluslararası tekellerin yatırımlarını koruyan, IMF politikalarını uygulayan ve finans oligarşisine alan açan programları uygularken diğer yandan zenginlerden alınan vergilerin bir bölümünün yoksullara doğrudan aktarılması, devlet-özel sektör ortaklığında işsizliğin azaltılmasına dönük projeler ve ”Fome Zero” (Sıfır Açlık) adı verilen projeyle tüm yoksullara temel gıdaların verileceği bir programı uyguladı.

Chavez ve Lula dönemlerinin temel özelliği bir yandan kapitalizmi kısmi sosyal programlarla reforme ederek kapitalizmin yoksullardan yana rıza üretimini yani suni dengenin kurulumunu yeniden sağlamak olurken diğer yandan bu düzen içi teşebbüslerinin bile oligarşiden aldığı saldırılar oldu. Chavez, 2002 yılında petrol yasasına karşıt olarak gelişen toplumsal hareketleri fırsat olarak değerlendiren bir askeri darbeyle üç günlüğüne devrildi. Chavez yanlısı halkın sokağa çıkmasıyla askeri darbe işlevsiz kılındı ve Chavez görevine geri döndü. Ancak hem Chavez döneminde hem de onun ardılı Maduro döneminde oligarşi destekli toplumsal hareketler ve isyanlar sürekli bir şekilde devam etti. Lula ise 2011’de kansere yakalanan kadar başkanlığına devam etti ama ardılı Dilma Rousseff 2016 yılında yolsuzluk suçlamasıyla senato tarafından yargılanması için görevden alındı. 2018 yılında tekrar başkan adayı olan Lula da yine yolsuzluk suçlamasıyla tutuklandı.

Tüm bu yaşananlar yeni sömürgelerdeki sistemin gizli faşist dinamiğini ve seçimlerin işlevsizliğini anlayabilmek için iyi örnekler. Reformist bir solcu olan ve iktidarında neoliberal ekonominin yapısına dokunmayıp yoksullardan yana sadece biçimsel dönüşümler yapan Lula’ya bile oligarşi tahammül edemedi ve tutukladı. Ne emperyalizmle yapısal bağımlılık sürecini yok edecek ne de oligarşinin ekonomik hegemonyasını yok edecek düzenlemeler yapabilen, FARC’ın silah bırakmasında yönlendirici olan Chavez ve ardılı Maduro ise tüm bunlara rağmen daimi olarak oligarşinin baskısına ve saldırılarına maruz kaldı. Yeni sömürgelerdeki reformistlerin temel çelişkisi kapitalizmin orta yolcu hükümetlere asla izin vermeyeceği. Geçici bir süre ayakta kalabilseler bile devlet üzerindeki hegemonyasını sürdüren oligarşi ayaklanma veya askeri-hukuki darbe aracılığıyla her an devirme ihtimaline sahip. Diğer yandan reformist iktidarlar yoksul kitlelere düzen içinde kendilerinden yana bir iktidar olabileceği ve düzenin bu sayede dönüşebileceğini (hatta dönüştüğünü) düşündürerek olası devrimci radikalizasyonu yok edip kitleleri düzene ikna ederek pasifleştiren bir muhtevaya sahip.

Sonuç Yerine

Neoliberalizm, 1990’lı yıllardan itibaren bir yandan geçmişin devrimci gerilla hareketlerini kimliksel ayrımın kapsanması üzerinden düzen içine katacak uzlaşıyı yaratırken diğer yandan reformist hareketlere politik alan imkanı açtı. Tüm bunların sonucunda ekonomik ayrıcalık ve sömürü korunduğu gibi daha da yoğunlaşırken kapitalist düzenle çelişki içindeki kitleler kendilerini 1960 ve 1970’li yıllarda olduğu gibi sistem karşıtı hareketlerin içinde değil düzen içi hareketlerin içinde konumlandırdı. Eski gerilla hareketleriyse sistemin bu yapay demokratik döngüsü ve yarattığı nispi refahı yok etmek yerine oligarşik sömürü düzeninin ‘sol’dan koruyucuları oldu.

“Temsili demokrasi içinde seçim gibi bir burjuva silahını kullanmak bir meseledir. Ancak diğer bir mesele de bu silahın burjuva anlamda kullanılmasıdır.” diyordu Regis Debray. Burjuvazinin yarattığı bir alan istinasız hep burjuva biçimde kullanılır, kullananı burjuvalaştırır. Yeni sömürgelerde seçim üzerinden faaliyet yürütmek faşizmin halk üzerindeki hegemonyasını sürdürmesine destek olmak ve oligarşi içi fraksiyonlardan birisine yedeklenmekten başka bir anlam ifade etmez. Bu ise düzen içi dönüşümün olmayan umudunu yani suni dengeyi sürdürmeye yarar.

Yeni sömürge faşizminin nasıl yenileceğinin yolunu arayanlar Küba ve özellikle Nikaragua deneyimlerine bakmalı. Devrimci öncü bu deneyimlerde başından itibaren mücadelesini düzenin teşhiri ve devrimci şiddet üzerinden kurdu. Kitle ile birlikte seçimler veya pasifist grevler ile iktidarın düşmesine çağrı yapma ve olmadığını beraber görme anlayışında değil yegane yolu göstererek kitle mücadelesi içinde konumlandı. Demokratik kitle mücadelesini, devletin şiddet tekelinin yok edildiği savaşçı eylemlerle birlikte büyüttü ve geliştirdi. Proleter örgütün hegemonyasını kurdu. Bugün de Küba ve Nikaragua deneyimleri sömürge faşizminin pasifist-demokratik metotlarla değil ancak silahlanmış halk yoluyla sökülüp atılabileceğinin öncü ve örnek deneyimleri olmaya devam ediyor.

Kaynaklar

Henri Weber. Nikaragua Sandinist Devrimi. Belge Yayınları.

Mahir Çayan. Bütün Yazılar.

Regis Debray. Devrim İçinde Devrim.